Ahmet Nesin's Blog

Aralık 25, 2012

ÜNİVERSİTELERDE YAĞ DERSLERİ…

Filed under: Uncategorized — ahmetnesin @ 9:11 am

ÜNİVERSİTELERDE YAĞ DERSLERİ…

Geçenlerde bakanların başı Recep Tayyip Erdoğan ODTÜ’ye gitti ve Türkiye’de eğitim sisteminin nasıl işlemesi gerektiği harfi harfine ortaya konuldu. Kimi öğrenciler Bakanların başını protesto etti. Demokratik bir ülke olduğumuzdan bu öğrenciler gözaltına alındılar. Bu gayet doğal geldi bana çünkü son 10 yıldır meslektaşlarımdan hükümete değil muhalefete muhalefet yapılması gerektiğini öğrendim.

ODTÜ, ODTÜ’lüğünü gösterdi ve okul idaresi ve diğer hocalar öğrencilerini savundu. İşte son 10 yılın gerçeği bu durumda ortaya çıktı. Cumhurbaşkanının atadığı üniversite yönetimleri hemen bildiri yayımlayarak bakanların başını protesto eden ve onları destekleyen hocaları protesto mesajları vermeye başladılar. Son 10 yılın dünyadaki tek geleneği olan muhalefete muhalefet ederek “Bilimin üretilmesine zemin hazırlayan bir iktidar tenkide değil takdire şayandır…” dediler. Yıldırım Beyazıt Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi, Bingöl Üniversitesi, Afyon Kocatepe, Marmara, Yıldız Teknik, Galatasaray, Mimar Sinan, Bezmialem Vakıf Üniversitesi, İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi Senatosu ve Uşak Üniversitesi rektörleri açıklama yaptılar ve olayları kınadılar. Bu yetmedi YÖK Başkanı Prof. Dr. Gökhan Çetinsaya ODTÜ’de çıkan olayları denetlemek üzere YÖK denetleme kurulunu görevlendirdi.

Ben de bunun üzerine bilimin sözkonusu olduğu yerde bilimsel bir araştırma yapmam gerektiğine karar verdim ve dilimizde “YAĞ” sözcüğü nasıl kullanılır, nerelerde yada hangi durumlarda işe yarar onu bulmaya çalıştım.

Yağ bağlamak:

Yağ bal olsun:

Yağ basmak:

Yağ çekmek:

Yağ gibi (gitmek) kaymak:

Yağ tulumu

Yağa bala batırmak:

Yağı erimek:

Yağıyla balıyla:

Yağcılık etmek:

Yağlı kapı:

Yağlı kuyruk:

Yağlı müşteri:

Yağ ile ilgili Atasözleri ve Anlamları

Yağ ile yavşan sirke ile tavşan.

Yağ yiyen köpek tüyünden belli olur.

Yağına kıymayan çöreğini yoz (kuru) yer.

Lafla pilav pişerse, deniz (dağ) kadar yağı benden.

Abdal ata binince bey oldum sanır, şalgam aşa girince yağ oldum sanır.

Işığını akşamdan önce yakan sabaha çırasında yağ bulamaz.

Asil azmaz, bal kokmaz; kokarsa yağ kokar, onunda aslı ayrandır.

Ak koyunu gören, içi dolu yağ sanır.

 

Çalışmam yeterli oldu mu, bu tez’le doktoramı verebilir miyim bilemiyorum ama bu anlayışla ve sistemle neyi nereye kadar götürürüz bilemiyorum, bu yağcılık sanırım apayrı bir sanat ve bu ülkede çok iyi yapılıyor. Ne diyeyim, yağdan dönenin kaşığı kırılsın, uysa da söyledim uymasa da.

Reklamlar

Aralık 20, 2012

BABA, DOĞMANLA KIYAMETİ DE KOPARDIN…

Filed under: Uncategorized — ahmetnesin @ 2:15 am

BABA, DOĞMANLA KIYAMETİ DE KOPARDIN…

Canım babacığım,

Her yıl doğum gününde sana bişeyler yazmaya çalışıyorum ama esasında biraz da çekiniyorum. Neden dersen, her geçen gün daha komik bir ülke ve dünya olduğumuzdan yazdıklarımı okuduğunda “Ahmet, bana yazarken illa da mizah yapmak zorunda değilsin, bana olanları anlat yeter!..” dediğini hissediyorum. Bu tahminim de beni biraz çekingen yapıyor.

Tahmin ettiğin gibi, ülke komikleşince onu yönetenler de, idare edenler de, halk da, yazarı da, aydını da komikleşiyor. Mesela Fatih Altaylı diye bir gazeteci, genel yayın müdürü bana dava açmaya kalkıştı, bunun için ben 3 kez Çağlayan Adliyesi’ne gittim, zamanımı harcadım, mahkemeye ne yazacağımı düşündüm, 10 bin lira cezaya mahkum olursam diye kafamı yorup bu parayı nasıl bulacağımı araştırdım. Mahkeme dava açılmasını uygun bulmadı ve böyle olunca da bu yazar bana mesaj atıp “Benim size dava açtığımdan haberim yok…” dedi.

Hiç böyle bir öykü yazmak aklına gelir miydi baba, inandırıcı olmaz diye belki yazmazdın bile ama oldu işte, ben 3 kez adliyeye gidiyorum ama adamın benim niye gittiğimden haberi yok. Zamanımı kaybettirmekten dava açsam kazanır mıyım sence yada zamanın ne demek olduğunun bilinmediği ülkede komik duruma bu kez ben mi düşerim sence. Düşünsene Fatih Altaylı başka bir dava için adliyede olsa ve karşılaşsak, bana “Merhaba, hayrola ne işiniz var burada?” diye sorsa, ben de kendisinin bana dava açtığını söylesem, o da gülmeye başlasa ve haberinin olmadığını söylese tepkin ne olurdu baba… Ben söylemeyeyim tepkimi çünkü buna da haberi olmadan dava neyim açabilir.

Canım babacığım,

Ali’yle arasıra konuşuyorsundur, Şirince’de kocaman bir Matematik Köyü inşa etti, ne yalan söyleyeyim bina ve yerleşim olarak Vakıf’tan güzel. Ama sana anlatacağım esas konu orası değil, oranın başına gelenler.

Maya takvimine göre, yarın, yani sen doğduktan 1 gün sonra dünyada kıyamet kopacakmış. Her dinin kendisine göre bir kıyamet mantığı var da bu Mayaların kıyametinde bizi bağlayan bişey var. Maya takvimine göre bu kıyamet dünyada sadece 2 yerde etkili olmayacakmış, diğerine gitme olasılığım yok ama bizi ilgilendiren ikinci yer Matematik Köyü’nün bulunduğu Şirince Köyü.

Ali burayı bilerek mi seçti bilmiyorum, zaten ben de kendisine bu konuda soru sormaktan çekiniyorum. Ne kadar inanmasam da “Ya koparsa!..” diye düşünüyorum ama böyle bir tarihte de oraya gitmek istediğimi söylesem ya Ali’nin diline düşerim yada ciddiye alıp beni dövebilir.

Selçuk Kaymakamı Ayhan Boyacı kaymakamlığa özel olarak psikolog ve psikiyatristler getirmiş. İşte bana komik gelen bir olay daha, yahu adam madem orada kıyamet kopmayacak, oraya gelenler neden heyecanlanıp, fenalaşsınlar da psikoloğa gereksinim duysunlar ki.

Ayrıca 1500 de güvenlik takviyesi yapılmış. Sen hiç halkını kıyametten koruyan güvenlik kuvveti gördün mü baba. Vardiyelim ki kıyamet kopmaya başladı, ne yapacak güvenlik, elinin tersini görmediği kıyamete doğru kaldırıp “Kışt, kışttttttttttt, yahu kışttttt dedik kıyamet kardeşim, burası Şirince, yanlış yere geldin, kıştttttt, gitsene be buradan, şimdi biber gazı sıkarım, haaaaaaaa, hımmmmmmmmmmm, yürrüüüüüüüüüüü, anca gidersin!..” mi diyecek.

Hem baba ya, bunca deneyimin var senin, kıyamet kopacak olsa ülkemizin başbakanının haberi olmaz mı sence. Gerçi bizde pek haberleri olmuyor, ordu onlara bağlı ama asker darbe yapınca “Aaaaa benden habersiz darbe yaptılar…” diyorlar, Kürtlerle beraber yaşadığımızı söyleyip kendi hükümetleri zamanındaki 17 bin faili meçhul Kürdün cinayetini bilmiyorlar, 34 çocuk ve genç Kürdü bombayla öldürüp, suçlunun kim olduğunu bilemiyor, bulamıyorlar, en önemlisi 5 parasız başbakan olup sonra nasıl zengin olduklarını da bilmiyorlar.

Neyse babacığım, çok canını sıkmayayım, iyi ki doğdun, doğdun da bak bu kıyamet işi de bizim başımıza kaldı, gördün mü yaptığını? Baba, son bir sorum olacak, Türkiye’de halkın sence kaçta kaçı bu kıyamete inanıyordur. Kusura bakma çenem düştü baba, bizim dinimizin olmayan kıyamete inanmak sence dinimize karşı gelmek sayılır mı, bundan dolayı çarpılanlar olur mu? Bu senin dediklerinden burada kıyamet kadar baba, kıyamet kadar…

Aralık 8, 2012

DIGIDIK DIGIDIK KANUNİ…

Filed under: Uncategorized — ahmetnesin @ 5:26 am

DIGIDIK DIGIDIK KANUNİ…

At dıgıdık dıgıdık gidiyordu, üzerinde dört nala gelip de orta asyadan, çocuğunu doğuracak olan Kırımlı Hafsa Hatun vardı. Hafsa Hatun Orta asyadan gelen Yavuz Sultan Selim’in eşiydi, Yavuz Sultan Selim de Kırımlıyla evliydi ve iktidara gelmek için babasıyla ve kardeşleriyle kavga etti. Kavga biraz anladığımız dışındaydı ki babası padişah Bayezid zehirlenerek öldü.

At hâlâ dıgıdık dıgıdık gidiyordu, üzerindeki kadın hamile ve endişeliydi. Hükümdarı pardon kocası Yavız Selim’e garip garip bakıyordu, doğum sancıları artmış, hatta doğum suyu bile gelmeye başlamıştı. Ama Yavuz Selim Nuh diyor peygamber demiyordu, bu çocuk at sırtında doğmalıydı, kendi kardeş kavgalarını anımsıyordu, babasıyla taht kavgasını düşündü, babasının Ahmed’i tahta getirmesiyle kendisine kazık attığını düşünüp Kanuni’nin doğar doğmaz 2-3 yaşlarındaki kardeşleri tarafından öldürülmesinden korkuyordu.

Hafsa Hatun atın tepesinde avaz avaz bağırarak doğurdu Kanuni’yi, at da artık o kadar sakin değildi, iki tarafına iki at daha geldi, birinden biri eğildi ve at üzerindeki Kanuni’nin göbeğini kesti, diğeri de ilk duşunu yaptırmak için kaynar suyu boca etti başından aşağı.

Kanuni alışmıştı artık ata, Hafsa Hatun onu at üzerinde emziriyor yada uyutuyordu. 1 yaşına gelmeden ata artık kendisi biniyordu, hatta annesi başka attayken eğilip süt emdiğini söylerler, fotoğraf çekilmiş ama sanırım MİT yok etmiş o dönem.

Hava güneşliymiş, at hâlâ dıgıdık dıgıdık gidiyormuş, sağındaki atın üzerinde tabip el sünnet-ül Keskesmettin varmış, elinde bir pala vardı ve iki atın aynı hareketi yapmasını kolluyormuş, palayı devamlı havada döndürüyormuş, birden “Ahhhhhhhh” diye tiz bir ses beklenirken Kanuni’nin atı kıçına nişadır sürülmüş gibi koşmaya başlamış. Tabip el sünnet-ül Keskesmettin kadıya ne kadar suçun atta olduğunu, atınkini yanlışlıkla kestiğini söylese de cezası büyüktü ve ondan sonra gören olmamış. Sünnet bir gün sonraya ertelenmiş ve Kanuni yerine atı tutarak ve bağlayarak yapmışlar. Kanuni bu sünnetten çok akçe topladı diyeler.

At dıgıdık dıgıdık gidiyordu, arkasından Kanuni’nin Lalası bağırıyordu, “Şehzadem, saraydan buraya 39 adım geldiniz, buradan da av evine 23 adım gittiniz, söyleyin bakalım kaç adım gitmişsiniz…” Kanuni artık usta biniciydi, elinde Notebook, her adımda bir çentik atıyordu. Atıyordu atmasına da bu dersler, notebooklar çok booktan şeylerdi, o savaşmak istiyordu. Zaten o ay da 31 çekiyordu. At üstünde sevgililerini hayal ediyordu.

Kanuni at üstüde dıgıdık dıgıdık Istanbul’a çağrıldı, babasının kardeşleriyle taht savaşına katıldı, Sultan Selim de zehirlenmeden ölünce tahta geçti. Artık iktidardaki biriydi, ülke bağımsızlığını düşündüğünden önce Belgrad’ı fethetti, Macaristan’ı fethetti, Doğu Anadoluyu, Tabriz’i belki bağımsızlığımız adına lazım olur diye Osmanlıya kattı.

At dıgıdık dıgıdık gidiyordu, At yoruluyor Kanuni yorulmuyordu, sadece arasıra eyerin üstüne yüzme simidi koydukları söyleniyordu. Cezayir’e bağımsızlık kazandırmak ve demokrasi getirmek için denizden saldırdı, çok yüzme bilmediğinden onu deniz atına bağladılar, Bingazi’yi aldı, oradan İkibingazi’yi almak istediyse de, önüne çıkan Cerbe Adası’nı almak zorunda kalması buna engel oldu. Zaten Bağdat’a ABD’den önce ilk demokrasiyi biz götürmek istedik.

Kanuni’nin 2 değişik atı vardı, biri savaş, diğeri de seviş atları. 8’i erkek 10 çocuğu bu atlar üzerinde oldu. Hürrem Sultan seviş atını gördüğünde kendisi çağrılmıyorsa kıyameti kopardı hep. Yoksa kendisi için bişey istemiyordu, atın başkalarına alışık olmadığını düşünüp onlara zarar gelmesini istemiyordu.

At dıgdık dıgıdık gidiyordu, artık saltanat bitmişti, cumhuriyet kurulmuştu, Orta Asya’dan hiç torağımız kalmamıştı, atın üzerine biri binmek istedi ve at şöyle bir silkinerek attı o üstündekini ve ona doğru eğilerek, “Ata binmesini bilmiyorsan padişah neyim olamazsın…” dedi ve dıgıdık dıgıdık özgürlüğüne doğru yürüdü.

« Newer PostsOlder Posts »

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

%d blogcu bunu beğendi: