Ahmet Nesin's Blog

Şubat 20, 2014

AYAKKABI KUTUCULARI SERBEST 5 AYLIK İKİZLER HAPİSE!..

Filed under: Uncategorized — ahmetnesin @ 9:24 am

AYAKKABI KUTUCULARI SERBEST 5 AYLIK İKİZLER HAPİSE!..

Sonunda bir psikologa sormaya karar verdim, bu ülkede çıldırmadan nasıl yaşanır? Gerçekten, herkes birbirine sorsun, kendi kendine sorsun, Türkiye’de çıldırmadan yaşanabilinir mi?

Cumhurbaşkanı hakkında dava dosyası var, siyasi değil, hırsızlıktan sanık ve aynı davadan mahkum olmuş birini affeden bir cumhurbaşkanı var. Genç yaşta evlendirilen ama daha sonra öldürülen kızlarımızın sorunları var ama bu konuyu cumhurbaşkanına götüremiyoruz, çünkü kendisi eşini 15 yaşında beğenmiş, 16’sında evlenmiş ve kıza liseyi bıraktırmış. “Hadi kızlar okula” diyemeyecek bir cumhurbaşkanı var ülkemizde…

Başbakan hakkında 3 dava dosyası var, şu an oğlu ve kendisi yargılanamıyorlar ama dünya zengini ikisi de yada ailecek sayamayacakları kadar çok paraları var. Yasaları kendi parasına göre çıkartmaya başlayan bir başbakanla karşı karşıyayız.

4 bakan yolsuzluktan istifa etmiş ama kendileri hâlâ partili ve milletvekili, istifa eden yok, evde para çıkıyor; bakan oğluna “Kaçak iş yapıyordum, bankaya yatıramazdım de oğlum…” diye uyarıda bulunuyor.

Bu arada Mülkiye Demir Kılınç diye bir kızcağız var, kendisi satış elemanı olarak Mezopotamya Kültür Merkezi’nde çalışıyor. Her zamanki gibi satışa çıkıyor, birisine set satıyor, aradan bir süre geçtikten sonra kitap sattığı kişi kaçakçılık ve terör örgütüne üye olmakla suçlanıyor.

İşte Mülkiye’nin traji komik olayı orada başlıyor. Mülkiye böyle birisine kitap satmaktan evlenmeden 1 gün önce gözaltına alınıyor. Aklanacağından o kadar emin ki daha sonra evleniyor, ikizlerine hamile kalıyor. Hamilelik süresinde 2 yıl 1 ay hapse mahkum oluyor. Şu an ikiz Özgür ve Lorin 2 aylık.

Mülkiye 19 Mayıs 2014’te hapse girecek, doğal olarak ikizler de girecek.

Bu saçmalığı durdurmak için bir imza kampanyası var, 19 Mayıs 2014’te ikiz bebeklerim Özgür ve Lorin’le beraber cezaevine gireceğim. linkini imzalayabilirsiniz.

Çok fazla bişey yazmama gerek var mı bilemem ama ben nasıl olur da, ne yapabilirim de çıldırmadan yaşamımı idame ettirebilirim diye düşünüyorum.

Reklamlar

Şubat 19, 2014

“ALO FATİH” NE Kİ BEN “ALO AHMET”İ YAŞADIM!..

Filed under: Uncategorized — ahmetnesin @ 7:05 am

“ALO FATİH” NE Kİ BEN “ALO AHMET”İ YAŞADIM!..

Tam tarih anımsamıyorum ama sanırım 2-3 yıl önceydi. Taksim Meydanı’nda yürüyordum, bir arkadaşımla karşılaştım. Uzun zamandır görüşmüyorduk ve doğal olarak günlük yaşamdan ve derken siyasetten konuşmaya başladık. Son yıllarda duymaya alışık olduğum tümceyi kurdu arkadaşım: “Aziz amca ne kadar haklıymış, bütün dedikleri tek tek çıkıyor.” Ben de kendisine “Haklısın ama babamın dedikleri bişey mi, Nasrettin Hoca’nın yazdıklarını hâlâ yaşıyoruz, geçerliliğini koruyor…” dedim.

Aradan 3-4 ay geçti, annemle bir konu tartışıyoruz. Tartışmamız yüzyüze değil, cep telefonu medeniyeti çıkmış ya, biz de mesajlaşıyoruz. Yanlış söylemeyeyim ama 5-6 mesaj ben gönderdim, bir o kadar da annem gönderdi. Sonunda ikimiz de bu konunun mesajlaşarak çözülmeyeceğini anlamış olmalıyız ki, yüzyüze konuşmak kaydıyla mesajlaşmaya ara verdik.

Ara verdikten 2 dakika sonra telefonum çaldı, bir baktım annem arıyor. Kendi kendime “Annem hızını alamadı, beni ikna etmeden kapatmaz bu konuyu…” dedim ve teleonu açtım.

–          Merhaba anneciğim…

–          Aziz amca ne kadar haklıymış, bütün dedikleri tek tek çıkıyor. Haklısın ama babamın dedikleri bişey mi, Nasrettin Hoca’nın yazdıklarını hâlâ yaşıyoruz, geçerliliğini koruyor…

Kulaklarıma inanamadım, annem beni arıyor ama benim yolda bir arkadaşımla yaptığım konuşmayı dinliyorum. Kendimi çimdikledim mi anımsamıyorum ama 2-3 dakika salak salak yürüdüm.

Düşünsenize, telefonunuz çalıyor, anneniz aradı sanıp açıyorsunuz ama siz sizi dinliyorsunuz. Kendi sesiniz size telefonda konuşuyor, aklım başımdan gitti sandım ve hemen kapatıp annemi aradım.

–          Anne, sen beni aradın mı şimdi?

–          Hayır oğlum, sonra konuşacağız dedik ya, ne diye arayayım… Ne oldu?

–          Yok bişey anne, telefonum çaldı da, gürültüden duymamışım…

Ona, o an aklıma geleni söyleyemezdim. Beni arayan, beni dinleyen polisti yada başkası ama 3 kollu derin devletten birisiydi, ya Ergenekon ya Erdoğan yada Fethullah derin devletinden biri. O sırada dinlemeye ya babamı yada beni seven birisi gelmiş olmalı ve kendince bana şu uyarıyı yapıyordu: “Ahmet bey kardeşim, biz seni dinliyoruz, o yüzden özel tartışmalarını bu telefondan yapma…

Daha sonra bu işlerden biraz anlayan kimi arkadaşlarıma sordum, olabiliyormuş, annemin hattına girip beni arayabiliyormuş. Doğru söylüyordu, çünkü 2010 yılı başında da bir arkadaşım bana mesajla 2 kez fatura gönderdi ama o mesajlar bana ulaşmadı, beni dinleyen kimseye gitti. Daha sonra arkadaşımı aramıştım niye fatura göndermiyor diye. O da gülerek anlatmıştı, birisi onu arayıp “Bu faturaları neden bana gönderiyorsunuz…” demiş. Anlaşılan beni dinlerken hatlar karışıp fatura mesajı onun hattına düşmüş.

Anlayacağınız ben “Alo Ahmet” hattına takılan ilk gazeteciyim sanırım.

 

 

 

Şubat 18, 2014

UFUK URAS VE ORAL ÇALIŞLAR’I HAMAMA GÖTÜRMELİ!..

Filed under: Uncategorized — ahmetnesin @ 6:24 am

UFUK URAS VE ORAL ÇALIŞLAR’I HAMAMA GÖTÜRMELİ!..

Gezi olayları kadar net bir olay dünyada az bulunur. Çoğunluğu gençlerden oluşan demokrat halk kesimin hükümete “Bana sormadan öyle her istediğini yapamazsın…” diye ayaklandığı bir protesto eylemidir. Protesto eylemleri bizim gibi ülkelerde garipsenir, çünkü protestoyu anlayabilmek için demokrasinin ne olduğunu anlayabilmek ve doğal olarak onu istemek gerekir. Gezi olaylarına baktığımızda hangi partilerin karşı durduğuna bakarsak Türkiye’nin demokrasi hareketini de biraz olsun çıkartmış oluruz. Başta AKP olmak üzere MHP ve BBP gibi partiler Gezi olaylarına karşı durdular. Zaten bu üç partiden de kurulduğundan beri kimse demokratik bir yaklaşım beklemiyor.

Gezi olaylarına neredeyse bütün Türkiye ayaklandı, yaşamaya alışık olmadığımız bir olaydı, esasında gençler hepimize ders verdi, en önemlisi Recep Tayyip Erdoğan en az 2 ay gündem belirleyemedi, gündemi belirleyen gençlerdi.

İlk 3 günü hariç neredeyse her saatini Gezi eyleminin içinde yaşayan birisi olarak yapılan herşeyi birebir yaşadım ve gördüm. İlk günler polisler bedava içki ve uyuşturucu hap dağıttılar, aramızdaki sivil polisin haddi hesabı yoktu, ama hem inisiyatif, hem de gençler buna izin vermedi. Siviller yavaş yavaş Gezi Parkı dışına çıkartıldı, eylem çok fazla sorun olmadan devam etti.

Bu kadar uzun bir direniş hareketi hükümetin iyice şaşırmasına neden oldu, gençler öldürüldü, kör edildi, hastanelik edilinceye kadar dövüldü ama vazgeçilmedi. Hükümet buna karşı yalan haberler çıkarmaya başladı. Bunlardan en önemli 2 tanesi camide içki içilmesi ve Kabataş İskelesi’nde başı kapalı bir kadının 50-100 arasında üstü çıplak kişiler tarafından dövülmesiydi.

Bu haberi ilk duyduğumda kendimi o kadının yerine koydum ve 50 kişiden birer tokat yesem ne hale gelirim diye düşündüm. Şaka demiyorum, eğer Cüneyt Arkın değilsem 30 tokat sonrası konuşamayacak hale gelir ve 50 tokadın sonun da komalık olurum sanırım. Çünkü o kadar kızmış ve kin duyan 50 yarı çıplak genç yumuşak tokat atmaz, koduğunda adama feleğini şaşırtır.

Neyse sonunda Kabataş İskelesi etrafındaki bütün kameralar izlenmiş ve kadının anlattığı gibi bir olay olmadığı anlaşılmış. Anlaşılmış anlaşılmasına da biz bunu hâlâ Erdoğan’a, Ufuk Uras’a ve Oral Çalışlar’a anlatamıyoruz. Erdoğan dünkü konuşmasında “Peki adli tıp raporunu nereye koyacaksınız?..” diye soruyor. Lümpen bir kişiliğe sahip Erdoğan esasında “koyacaksınız” demek istemiyor, ne demek istediğini hepimiz anlıyoruz da bunu onun terbiye ve ahlak anlayışına bırakıyoruz ama çok isterlerse hem raporu hem de hiçbişey çekmeyen kameraları “koyacak” biyer buluruz…

Kameralardaki görüntüleri Ufuk Uras da seyretmiş ve “Olay olup olmadığı belli değil, görüntüler çok flu…” diye bir açıklama yapmış. Radikal Gazetesi yazarı Oral Çalışlar da yazısında son zamanlarda herkesin birbirine düşman olduğunu, o yüzden kadının dövüldüğünü göstermeyen kamera görüntülerine de inanmadığını belirtmiş…

Ufuk Uras’ın yazdığını okuyunca aklıma ilk gazetecilik yıllarım geldi. Fotoğrafçılık konusunda eksiklerim çoktu ve bunu gidermek için Ahmet Yüksel’i soru yağmuruna tutmuştum. Bunlardan biri de hamamda fotoğraf çekmekti. Fotoğraf makinesiyle hamam girdiğinizde objektif buğulanır, her şey flu olur, hiçbişey çekemezsiniz. Onun da kendine göre tekniği var, önce alıştırmanız gerekiyor. Sonra 1-2 işlem daha yapıyorsunuz ve ancak hazır hale gelince çekebiliyorsunuz. İşte o zaman fluluk kalkıyor ve belden yukarısı çıplak erkekleri net bir şekilde fotoğraflayabiliyorsunuz. Tabi bunun için kafanızın da net olması gerekiyor.

O yüzden Ufuk Uras ve Oral Çalışlar’ın önce bir hamama girmesi gerekiyor, ful ile netin arasındaki farkı görmeleri gerekiyor. Ya herşeye flu bakmak isteyenlerin yanında olacaklar yada olaylara net bakanların yanında. Şu anda net bakanların tarafında gibi durup flu bakanlar gibi bakmaları bizim de onlara bakış açımızı flulaştırıyor. Net olun biraz net. Olaylara net olarak bakmak istiyorsanız polisten yediği darbelerle karnındaki bebeği kaybeden genç kızı anımsayın, film çok netti ve genç kız “Vurmayın, hamileyim…” diye avaz avaz bağırıyordu. Belki de size bağırıyordu…

« Newer PostsOlder Posts »

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

%d blogcu bunu beğendi: