Ahmet Nesin's Blog

Kasım 28, 2014

DARBELERDEN DARBE BEĞEN VE ALİ İSMAİL KORKMAZ DAVASI…

Filed under: Uncategorized — ahmetnesin @ 10:28 am

DARBELERDEN DARBE BEĞEN VE ALİ İSMAİL KORKMAZ DAVASI…

Günlük konuşmalarında bu kadar darbe konuşulan başka bir ülke olduğunu sanmıyorum. Darbeyle tanıştığımda 3 yaşındaydım, bisüre sonra babam içeri alınmıştı. Tarih derslerine başladığımda darbenin ders olarak okutulduğunu öğrendim. Darbe Adnan Menderes’e karşı yapılmıştı, yerine onun görüşlerini savunan Süleyman Demirel geldi. Halk 27 Mayıs darbesini savunmuş ama seçimlerde Demirel’i seçmişti. Esasında aynıyla paralel giden bir halk var karşımızda. Aydınların bir kısmı da 27 Mayıs’ı darbe yerine demokratik hareket olarak değerlendirmişti. Halk da onlara uyarak “Madem darbeyle demokrasi geldi ben de oyumu aynısına veririm…” dedi.

Tam okullarda iyi darbeyi öğrenirken 12 Mart darbesini yaşadık. Edebiyat öğretmenimiz vardı Gültekin Tarı adında. Sağlam kemalistti, 27 Mayıs darbesini seviyordu, toz konduramazdınız. 12 Mart darbesi olduğunda babam yine içeri alındı, Gültekin Tarı derse girdi ve hapistekilerin hepsini asmak gerektiğini söyledi. Yani bu darbeyi de sevmişti, yapacak bişey yoktu, darbekolik olmuştu halk.

Esasında 12 Mart darbesinden önce 9 Mart darbesi olsaydı, onu da sevecekti Tarı. Ne de olsa o darbeyi Kemalist İlhan Selçuk yapacaktı, Muhsin Batur yine darbenin komutanı olacaktı, anlayacağınız Muhsin Batur yada Gültekin Tarı için darbenin çeşidi önemli değildi, yeter ki darbe olsundu. Darbe girişiminden içeri girmesi gereken Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur başka darbenin mimarı oldu.

CHP 12 Mart darbesine 3 başbakan verdi. Halkımız yine aynısını yaptı, 12 Mart darbesini alkışlarken darbeye karşı olduğunu söyleyen Bülent Ecevit’e oy verdi. Oysa darbeye 3 başbakan veren kadrolar yerli yerinde duruyordu. Darbenin yapıldığı sene sonunda okumaya İngiltere’ye gittiğimden 12 Mart darbesinin tarih derslerine girip girmediğini bilmiyorum ama İngiltere’de tarih dersinde darbe okumadım, bu yanım hep eksik kaldı.

Ve arkasından bildiğimiz gibi 12 Eylül darbesi yapıldı, yine halkımız alkışladı, darbeciye oyunu verdi. Kenan Evren öyle bir Atatürkçü, öylesine Kemalist oldu ki, Mustafa Kemal sağ olaydı, görür görmez, dinler dinlemez intihar ederdi. Her yanımız “Atatürk 100 yaşında” afişleriyle doldu, saklambaç oynayan çocuklar “Önüm, arkam, sağım, yine sağım” demeye başladılar. Sol yasaklandı, Kürt olmak öcü olmakla eşdeğer tutuldu. Derken darbenin başbakan yardımcısı Turgut Özal demokrasi adına parti kurdu ve darbeci olmasına karşın başbakan seçildi.

Ve sivil darbe girişimi Turgut Özal’la başlamış oldu. Derken son sivil darbeci Recep Tayyip Erdoğan başbakan seçildi. Erdoğan sivil darbesini pekiştirirken Fethullah Gülen’den yardım isteyerek kendisine karşı darbe yapmak isteyen asker ve sivilleri içeri attı. Darbe girişimi vardı ama davayı o kadar laçka duruma getirdiler ki sonunda kendileri de inanmamaya başladılar.

Derken darbe çok içimize işlediğinden sivil darbeci Erdoğan, askeri darbecileri çaktırmadan affederek Gülen hareketini darbeci olmakla suçlayarak saldırmaya başladı. Anlayacağınız herkesin darbesi kendisine göreydi.

Darbe mantığı içimize işlemişti ama herkes hepsine darbe demiyordu, herkesin kendisine göre darbesi vardı. Yapılan darbede hapse girmeyenlere göre o darbe darbe değildi. Kemalistler 27 Mayıs’a darbe demezken, Nazlı Ilıcak gibileri 12 Mart’a darbe demediler. Gülen 12 Eylül’e methiyeler düzdü, MHP darbe öncesi tam sayfa ilanlar verdi darbe yapılması için.

Bütün bunları neden anlattım? Gezi olaylarında öldürülen Ali İsmail Korkmaz’ın duruşması vardı dün. Hakkında müebbet hapis cezası istenen sanık polis Mevlüt Saldoğan savunmasında “‘Bu ülkenin cumhurbaşkanı, başbakanı ve İçişleri Bakanı ‘Gezi Parkı bir darbedir’ diyor. Eğer bu darbeyse ben darbenin bastırılmasında görev aldım. Beraatimi talep ediyorum…” dedi. Ben bu ülkeden beraatimi istesem bir işe yarar mı, çok merak ediyorum.

 

Reklamlar

Kasım 22, 2014

DERSİM’E KARŞI FAŞİZMİ VE IRKÇILIĞI SAVUNAN ÜMİT ZİLELİ!..

Filed under: Uncategorized — ahmetnesin @ 9:16 am

DERSİM’E KARŞI FAŞİZMİ VE IRKÇILIĞI SAVUNAN ÜMİT ZİLELİ!..

Türkçede “İnadım inat, kıçım iki kanat…” diye bir tabir var, bu tabire yada deyime uyan o kadar olay ve kişi var ki, bunları incelemeye kalksam sanırım yaşamım yetmez. Her seçim öncesi ortaya atılan tartışmalar vardır, “Aleviler kime oy verecek?..”, “Madem seçim var Dersim olayını ele alalım…” gibi… Yine seçim öncesi, Başbakan Ahmet Davutoğlu Dersim’de alevilerle ilgili önemli açıklamalar yapacakmış. Haydi bakalım, gündem hazır, tartışacak TV uzmanları zaten dolu, “Ne diyecek, diyecek mi, Tunceli bitecek de Dersim mi olacak…” gibi konuşmalar gırla. Doğal olarak Dersim isyanı tartışmanın baş köşesine oturmuş durumda…

Hürriyet Gazetesi yazarı Ahmet Hakan geçen gün bu konuda bir yazı yazmış. Ümit Zileli de yememiş içmemiş Ahmet Hakan’ın yazısına veryansın etmiş. Bu iki yazıyı okuduğunuzda ülke karmaşasını görüyorsunuz esasında, dincilikten vazgeçen Ahmet Hakan, devrimcilikten vazgeçen Ümit Zileli’nin ilerisinde. Bu yazımda derdim Ahmet Hakan’ı savunmak değil, sadece Ümit Zileli’nin Dersim katliamına bakış açısını eleştirmek.

İlk önce şunu söyleyeyim Ümit Zileli, Ankara Belediye Başkanı Melih Gökçek’in sahibi olduğu söylenen Beyaz TV’de anlaşmalı program yapıp Rasim Ozan Kütahyalı’yla demokrasi adına kavga ediyormuş gibi artislik yapmakla demokrat olunmuyor. O TV’yle anlaşma yapıp para kazanmak bile yaşama nasıl baktığını gösteriyor aslında…

Yazında şöyle bir ifade var: “Evet, Seyit Rıza düpedüz haindi!. Daha önce yazmıştım, bir kez daha tekrarlayayım. Seyit Rıza’nın İngiltere Dışişleri Bakanına, Fransızca yazdığı 30 Temmuz 1937 tarihli “3 milyon Kürt yardımınızı bekliyor” içerikli mektubunu, Londra’da, “Public Record Office” arşivinden ben çıkarttım. 28 Haziran 1987 tarihli Nokta Dergisi’ne kapak oldu. Mektubunun altındaki imza şöyleydi:

-Dersim Generali seyit Rıza!..

Demek Seyit Rıza bu yüzden haindi, İngiltere Dışişleri Bakanı’ndan yardım istediği için. Sen de bu belgeyi buldun ve hainliği tespit ettin. Sanırım hemfikir olduğumuz tek nokta Seyit Rıza’nın Türk değil Kürt olduğudur. Kürt olarak Osmanlı’nın istilasından itibaren kendi topraklarında Türk gibi yaşatılmaya çalışılmış birisidir. Yani Seyit Rıza İngiltere Dışişleri Bakanı’na bu mektubu bir Türk olarak yazmıyor, kendi topraklarının bir vatandaşı olarak yazıyor. Yani anlayacağın Seyit Rıza Türkiye’ye ihanet etmiyor, parçalanmış Osmanlı’dan sonra kendi topraklarında bir Kürt olarak yaşamaya çalışıyor. Bunu şeriatla mı yapar, sosyalizmle mi, bu benim tartışacağım bir konu değil, Kürtlerin tartışacağı bir konu…

İşte sen ve senin gibiler bu durumlara dış mihraktan yardım istedi ve ülkesini sattı, diye yorum yapıyorsun. Seyit Rıza ülkesini satmadı, satamazdı da zaten, önce Osmanlı, sonra da Türkiye onun ülke kurabileceği topraklara el koydular. Ama bu dış mihrak olayı hep garibime gitmiştir benim. Yıllar önce bir kitap yayınlamıştım, “Mareşal Frunze’nin Anıları” diye. Frunze kimdir biliyor musun, bir Rus mareşalidir ve Türkiye’yi uzun uzun inceleyip, gezip, Ankara’da gizlice Mustafa Kemal’le buluşup, Sovyet yönetimine olumlu rapor verip Sovyetlerin Kurtuluş Savaşı’na silah ve altın yardımı yapmasını sağlamış kişidir. Bu yüzden Taksim Meydanı’ndaki anıt Frunze anıtıdır, Mustafa Kemal değil…

Anlayacağın Ümit Zileli, -tabi anlamak istersen- Kurtuluş Savaşı dış mihrak sayesinde yapılmış ve kazanılmıştır. Bunu senin mantığına yanıt vermek için yazıyorum, yoksa Sovyetlerin Kurtuluş Savaşı’na yaptığı yardıma karşı olduğumdan değil.

Gelelim 2. soruna, inadım inatsınız ya, hele bütün sonradan olma CHP’liler gibi CHP’liden daha fazla CHP’yi savunacaksınız ya, Dersim katliamında da aynı sorun.

CHP denildiğinde senin aklına kimler geliyor bilemem ama benim aklıma Mustafa Kemal ve İsmet İnönü geliyor. Dersim katliamı öncesi ilginç bikaç olay var mesela.

1937 yılında Recep Peker faşizmi incelemek üzere İtalya’ya gönderilir. Döndüğünde meclisin üstünde bir “Faşist Konsey” kurulmasını önerir ve İnönü bunu imzalar. Mustafa Kemal bu kararı reddeder. Ayrıca Dersim sorununun çözümünde de anlaşmazlık vardır aralarında ve İsmet İnönü hem başbakanlıktan alınır hem de CHP genel başkan yardımcılığı görevinden alınır. Yerine daha sonra Demokrat Parti kurucusu ve Cumhurbaşkanı olacak olan sağcı Celal Bayar gelir. Genel Kurmay başkanı da, daha sonra MHP’nin başlangıcı olan Millet Partisi’nin kurucusu olan Fevzi Çakmak’tır. Yani sen CHP adına Dersim katliamını savunurken CHP’yi değil, Demokrat Parti’yle, MHP’yi savunuyorsun. “Bugün olsa yine aynı katliamı yaparız!..” diyen MHP genel başkanı Devlet Bahçeli’yle aynı dili konuşuyorsun, hem de demokrasi adına…

Yazının sonunda Soner Yalçın’ın yazısından örnek vermişsin, İbrahim Kaypakkaya’dan Kemal Kılıçdaroğlu’na, herkes DP’ye oy verirken CHP’ye oy veren Dersimli’den bahsetmiş Yalçın yazısında, komünist ve kadın belediye başkanı seçişini övmüş, öyle övmüş, şöyle övmüş, Tuncelili bunlar demiş ama kalemi bişeyi yazamamış, onların çoğunlukla Zaza olduklarını es geçmiş. Zor gelmiş zor.

Bir de bişey rica etsem, “Madem soykırım denecek denli bir büyük katliam yaşandı, niçin 1935 sayımında 101 bin olan Tunceli nüfusu, 1940 yılında 94 bin 600 idi?” demişsin ya, gir internete bir bak, iç Anadolu o tarihler arasında nasıl artmış nüfus olarak, çok zor değil, Google yanıtını veriyor…

 

 

Kasım 21, 2014

ERDOĞAN FİL HAMDİ’Yİ ÇOK SEVMİŞ!..

Filed under: Uncategorized — ahmetnesin @ 6:56 am

ERDOĞAN FİL HAMDİ’Yİ ÇOK SEVMİŞ!..

Recep Tayyip Erdoğan bugüne değin hiç Aziz Nesin okumuş mudur bilemem ama çevresindekilerden biri ona Aziz Nesin’in Fil Hamdi öyküsünü anlatmış olmalı. Kitaba da adını veren Fil Hamdi öyküsü Aziz Nesin’in en güzel öykülerinden biridir. Bu öyküyle Aziz Nesin 1957 yılında –yani doğduğum yıl- İtalya’da Altın Palmiye ödülü kazanmıştır.

Fil Hamdi azılı bir sabıkalıdır, 35 yaşlarında, 200 kilo ağırlığındadır. Kumraldır ve 3 dişi eksiktir, kahverengi çizgili elbisesi vardır, falan feşmekan, detaylar çok. Fil Hamdi yorgun 2 polisin elinden kaçmıştır ve hemen yakalanması gerekir. Bundan sonrasını tahmin edebilirsiniz, her mahalle polis ve bekçileri Fil Hamdi avına çıkarlar, bütün karakollar onlarca, yüzlerce Fil Hamdi’yle dolar, aynı kodesteki Fil Hamdilerin birbirlerinden haberi yoktur, neredeyse emarelerden birine uyan herkes gözaltına alınır.

Aziz Nesin’in 1957 yılında yazdığı bu öykünün gerçeğini biz yaşamadık mı? Hem 12 Mart, hem de 12 Eylül darbelerinde bolca yaşadık. Hatta Aziz Nesin de yaşamıştır. 6-7 Eylül rezaletinde Kemal Tahir’le beraber tutuklanıp olayın faili diye 4 küsur ay içerde kalıp idamdan son anda kurtulmuştur.

Bu bir halkın kuşkularını gidermek, kendini de bir bokmuş gibi göstermek taktiğidir. Gazetecilik yıllarımda buna benzer çok olayla karşılaştım, bi tecavüzcü diye kadının tutuklanmadığını görmedim ama o da yakındır.

Bu Fil Hamdi olayını neden anlattım durup dururken derseniz, biz Erdoğan iktidara geldiğinden beri bu öyküyü yaşıyoruz. İlk olarak Ergenekonla başladı bu olay, darbe girişimcisi sivil sayısı askeri geçti, askerlerde de alt rütbeli darbeciler generalleri geçti. Darbeci teğmen ve başçavuşlar bile vardı, darbenin kasası parasızlıktan öldü. Daha önce solcu ve devrimcilere işkence yapan, onları öldüren emniyetçi Hanefi Avcı devrimcilikten tutuklandı. İstanbul’daki darbe toplantısı sırasında yurt dışında askeri ateşe olan subay yıllarca içerde yattı toplantıya katılmaktan.

Daha sonra KCK tutuklanmaları başladı, neredeyse BDP’liye selam veren ve Kürt sorununun çözülmesini savunan herkes KCK’lı oldu. KCK’lı oldu derken KCK’lıların neden suçlu oldukları da bitürlü anlaşılamadı ve kanıtlanamadı. Aynı Fil Hamdi’de olduğu gibi Kürde benzeyenler bile tutuklanır duruma geldi.

İşin cılkı çıkmaya başlayınca KCK’lılar için yasa yapılmaya başlandı, yürüyüşe katılmanın örgüt elemanı olmaktan çıkartılması istendi, Erdoğan olayların sorumlusu olmadığının kanıtlamaya çalıştı ve bunu yapabilmenin telaşına düştü. Suçsuz olduğunu kanıtlamak için suçlu bulunması gerekiyordu ve hemencecik bulundu, suçlu Fethullah Gülen’di.

Gülen esasında Erdoğan’ın suç arkadaşıydı ama artık ona gereksinimi kalmamıştı, o olmadan da oyları alıyordu. Şimdi aynı Fil Hamdi gibi emniyet gözaltıları başladı. Gözaltına alınan yüksek düzeyde bir emniyet görevlisi şöyle bir açıklama yaptı: “Ben yaptığım bütün görevlerin Erdoğan’ın emriyle yaptım, bunları yazılı ve sözlü olarak kaydettim, isterseniz mahkemeye sunayım.” Adam hemen serbest bırakıldı, zaten Erdoğan da “Bugüne değin ne istediniz de yapmadık…” diyerek emniyeti haklı çıkartıyordu.

Son günlerde Fil Hamdi benzeri gözaltılar çoğaldı, Erdoğancı polis Gülenci polisi gözaltına alıyor, mahkeme delil yetersizliğinden serbest bırakıyor. Bu kez serbest bırakan mahkeme heyeti Gülenci oluyor, bürokratlar yeniden Erdoğancı mahkeme heyeti aramaya başlıyorlar, bir kargaşadır gidiyor. Anlayacağınız Türkiye’de şu an E tipi, F tipi bir kaos yaşanıyor. Aziz Nesin’in gülerken ders çıkartalım diye yazdıklarını uygulamaya başlayan bir hükümet var karşımızda, anlayacağınız ülkenin büyük bir çoğunluğu Fil Hamdi olmuş durumda…

 

Older Posts »

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

%d blogcu bunu beğendi: