Ahmet Nesin's Blog

Aralık 29, 2016

ŞENER ŞEN BU ÖDÜLÜ HAKETMEMİŞTİR…

Filed under: Uncategorized — ahmetnesin @ 1:38 am

ŞENER ŞEN BU ÖDÜLÜ HAKETMEMİŞTİR…

Dün sabah kalktığımda Şener Şen’in Türkiye’ye faşizmi getiren, yetmiyormuş gibi şeriatçılığı getirmeye çalışan, neredeyse önüne gelen bütün Kürtleri öldürmeyi amaçlayan ve bunun için elinden geleni ardına koymayan, evlerinin üstünde ev bırakmayan, sokakta bıraktığı kadının cansız bedenine ailesinin ulaşmasını engellemekten ve o çıplak bedenleri seyretmekten zevk alan, seçilmiş eşbaşkanları ve vekilleri hapse attıran, sosyalistlere kin duyan, barış istedi diye akademisyenleri hapsettirdiği ve işten attıran, getirmek istediği 21 anayasa maddesiyle bütün Türkiye’ye tek başına hükmetmek isteyen, seçmedik başkan ve müdür bırakmayan, hükümeti meclis dışından kurmayı planlayarak meclisi görmezden gelen cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan ödül aldığını gördüm. Bütün bu yazdıklarımdan bir tanesi bile beni irrite etmeye yeter de artar bile.

Şener Şen bu ödülü ilginç bir günde alıyor, Roboski katliamında, yani PKK’li diye çoğu 18 yaşından küçük çocukların katledildiği ve davasının görülmediği günde alıyor. Daha da ilginci, barış akademisyenlerini destekledi diye 433 sinemacı hakkında soruşturma açıldıktan 4-5 gün sonra alıyor bu ödülü.

Şener Şen ödülü alırken kendine göre önemli bir açıklama yapıyor. Ödülü toplumsal barış adına aldığını söylüyor Şen. Oysa Şen’in adı toplumsal barış istedi diye tutuklanan ve işten atılan akademisyenleri destekleyen ve haklarında soruşturma açılan 433 sinemacının arasında yok. Yani bunca profesör, doçent, asistan, yönetmen, oyuncu, ışıkçı, dekoratör, aklınıza başka kim geliyorsa bir bildiri imzalayınca toplumsal barış için bişey yapmış olmuyor ama artık ıcığını cıcığını bildiğimiz Recep Tayyip Erdoğan’dan ödül alınca Şener Şen toplumsal barış adına adayabiliyor ödülünü.

Twiter’da eleştirirken Şener Şen’i Gezi’den örnek vermiştim. Gazeteciler, sinemacılar ve yazarlar olarak ortak bir çadırımız vardı. Neredeyse gelmeyen kalmamıştı, aralarında 80 yaşını geçenler de vardı, yeni işe başlamış ve orada oldukları için uzun süre çalıştırılmayacak olanlar da. Orada gençler öldürülüyordu ve Şener Şen’in dün ödül aldığı bu adam “O emri ben verdim…” diye kasım kasım kasılıyordu. Sen barış adına adadığın bu ödülü kendi katilliğini kendisi tescil ettiren birinden aldın Şener Şen. Hem de Gezi Parkı’na 2 saniye gelmeden, bunca yıldır yaşadığımız faşistliklere tek kelam etmeden, ne oluyor benim ülkemde demeden.

Senin oyunculuğuna laf söylemek ne başkasının ne de benim haddimdir. Ama çok iyi kürt aksanıyla konuşarak barış gelmiyor ülkeye. Çıtın çıkmadan, tecavüze uğrayan kadın ve çocukları, 12 yaşında evlendirilmek istenenleri savunamıyorsun bu ülkede, ödülsüz de bişeyler yapmak yada söylemek gerekiyor. Bu ülke insanı seni unutmak üzereyken bir faşistin elinden devlet ödülü alarak anımsanmak ve polemik konusu olmak ne onur kırıcı bişeydir acaba?

Bu ödül için attığım twitten dolayı bana küfredenler umarım bu yazıyı da okurlar. Bana ödül alan başkalarını anımsatanlara şunu söylemek isterim. Yaşar Kemal, Abdullah Gül’den aynı ödülü aldığında, “Yaşar ağabey, iyi ki Orhan Pamuk Nobel ödülünü aldı, yoksa sen bu ödülü reddederdin, çünkü hâlâ yıllardır beklediğin nobeli alma olasılığın olacaktı, oysa artık yok ve sen bu ödülü aldın…” diye uzun bir yazı yazmıştım.

Bütün bu yazdıklarım, Ne Yaşar Kemal’in yazarlığına, ne Ara Güler’in fotoğrafçılığına ne de Şener Şen’in oyunculuğuna gölge düşürmez ama bana da dik duruşları hakkında, barışa ve demokrasiye inanışları hakkında yazma izni verir.

Şunu hiç unutma Şener Şen, sen hâlâ Oscar’ı alabilecek az oyunculardan birisin!.. Eften püften ödülleri değil.

 

Reklamlar

Aralık 27, 2016

KEŞKE 2016 HİÇ BİTMESE!..

Filed under: Uncategorized — ahmetnesin @ 8:22 am

KEŞKE 2016 HİÇ BİTMESE!..

1 haftadır yeni yıl geliyor diye 2016 yılının kötülüklerinden, yaşadıklarımızdan bahsediyor gazeteci arkadaşlar. Neredeyse herkes “Git artık 2016” deme yarışındalar. Oysa ben bu yılın gitmesini hiç istemiyorum, elimde olsa bu yılı uzatmak için uğraşırdım.

Birinci nedenim yaşadığımız kötülüklerin yıla, sayıya yüklenmesine karşı olduğumdan. Yılını anımsamıyorum, arkadaşlarla Bahadın Festivali’ne çağrılmıştık. Dönüşte Mazlum Çimen, Yasemin Göksu ve ben aynı uçaktaydık. Biletlerimiz 14 A, 14 B ve 14 C’ydi. Hiç dikkat ettiniz mi bilmiyorum. THY koltuk sisteminde 13. sıra yoktur, 12’den 14’e atlar. Yasemin çok sevindi bu işe ve “Ne güzel, 13’de oturmuyoruz…” demişti. Ben de bütün hainliğimle “İyi de, 14 yazmasına karşın, biz nesnel olarak 13’deyiz Yasemin…” demiştim. Yaşamımım en korkunç yolculuğuydu, bunu demem üzerine Yasemin’in daha çok korkması gerekirken, bütün yolu Mazlum ve Yasemin’in hain bakışlarıyla gelmiştim. Yani uçak yavaşlasa beni pencereden atacaklardı sanki.

Yukarıda da söylemek istediğim bu, 2017 yılına geçtiğimizde, bu yıl yaşadıklarımızın aynısını yaşayacağız, hatta belki de daha beterini yaşayıp, “Gelen gideni aratır” diyerek, “Nerede güzelim 2016” diyeceğiz.

Peki, ben neden 2016’nın kalmasını istiyorum? İstiyorum, çünkü bence 2016 yılı ne olmak istediğini kendisi bile belirleyemeyen Recep Tayyip Erdoğan’ın ödünün bokuna karıştığı yıl olarak geçecek tarihe. Hem ülke içinde, hem ülke dışında yaptığı ve yaptırttığı gaddarlıklar bunun en büyük emaresi.

İlk Kemal Tahir’den duymuştum, “Bir insan kendisine bütün türklerin atası dedirtmez, bunu kendisi yaptırmıştır, istemeyen insan, başkası yapsa bile karşı çıkar…” demişti. Bence bunun en büyük nedeni Mustafa Kemal’in türk olmamasından kaynaklanıyor. Aynı sorunu Recep Tayyip Erdoğan’da da yaşıyoruz, kendisine Atatürk’ten daha cazip isim bulsa hemen koyacak. Aynı Muhammed’in “İslamiyet son dindir” demesi gibi, Mustafa Kemal’de öyle bir isim almış ki, onlardan sonra gelenler avuçlarını yalıyor.

Benim için 2016 yılı, bütün yaşadıklarımıza karşın çok güzel bir yıl, Erdoğan’ın bitmesine ramak kaldığı bir yıl. O yüzden 2017’nin gelmesini istiyorum, ne olacaksa bu yıl bitsin, bu lümpen, hiçbişeyden anlamadan, herşeyden anlarmış gibi konuşan yada konuştuğunu sanan herif gitsin.

Esasında benim söylediğim 7 Haziran 2015 seçimlerinde başladı. Yani biz Erdoğan ve AKP’yi o gün bitirmiştik. Ama bizim dışımızdaki beceriksiz siyasetçiler, onlara sunduğumuz bu altın tepsinin değerini anlamadılar, anlayamadılar yada anlamak istemediler. Dikkat edin, o tarihten itibaren Ergenekon derin devleti beraat etmiş bir durumda olaya el koydu ve bugüne geldik. Oysa, bugün dediğimi 2015 yılında yaşayacak ve bütün suçu 2016’ya atma gibi bir endişemiz olmayacaktı.

İşte bu yüzden 2016 kalsın istiyorum, uzatalım 2016’yı ve yılbaşı olmadan Erdoğan’ın ve AKP’nin gidişini izleyelim. Belki bana inanmıyorsunuz ama bence ramak kaldı. Bırakın Türkiye’yi, AKP içi o kadar karışık ki, anayasa değişikliğinin meclisten geçmesi bile mucizeye bağlı. Büyük olasılıkla meclise bile getirilmeyecek değişiklik önergesi yada önerisi, her neyse. Bu meclis, bu lümpene başkanlık yada ona benzer bir yasayı onaylamayacak. Erdoğan bunu görüyor ve bu yüzden kendi kendine seferberlik ilan ediyor, Ortadoğu’da savaşın tam ucuna geldi. Bu yasanın olmayacağından tam emin olduğunda kanun hükmünde kararnameyle her şeye el koyup bugün yaşadıklarımızın 2 mislini yaşatmaya başlayacak.

Bu dediklerim gidişini erteler mi, hiç sanmıyorum, en fazla 1-2 ay erteler. Sana 2016 yılının son günlerine gelmişken “Güle güle Erdoğan…” diyorum. Benim yaptığımda, sizin yaptığınız gibi esasında yaşananları rakamlara bağlamak ama ne yapayım, bu yıl gitsin istiyorum…

 

Aralık 25, 2016

İLK GAZETEYLE SON GAZETENİN ÖZGÜRLÜK FARKI…

Filed under: Uncategorized — ahmetnesin @ 7:58 pm

İLK GAZETEYLE SON GAZETENİN ÖZGÜRLÜK FARKI…

Önce size nasıl bir ülkeden geldiğimi anlatmaya çalışacağım. O yüzden bu konuşmam bir analizden çok örnekleme konuşması olacak. İlk kez bu kadar önemli bir konuşma yapacağımdan bu yolun en akla yatkın ve inandırıcı olduğuna inandım. Size istatistikler de vereceğim ama onları buradan okursam biraz sonra unutacağınızdan eminim. O yüzden size daha çok yaşanmışlıkları anlatmak istiyorum ki onlar akıldan kolay kolay çıkmaz.

Türkiye’de ilk gazete, daha doğrusu Türkçe gazete Agah Efendi tarafından 1860 yılında yayınlanmış. Öncesinde de var ama Fransızlar çıkarmış ve Türkçe değil. Avrupa’da ise 1605 yılında yayınlanmış ilk basılı gazete.

Dünyada bilinen ilk kitap Bulgaristan’da müzede ve 2500 yıl önce olduğu söyleniyor. Basılı anlamda ilk kitap ise 1450 yılında basılmış olan İncil. Türkçe ilk kitap ise 1729 yılında basılmış ve Vankulu lügatıdır. Matbaayı getiren İbrahim Müteferrika ölümüne kadar 17 kitap yayınlamış. Gazetede de, kitapta da Avrupa’yla aradaki fark 250 yıl. Buna Latin harflerine geçişi de katarsak, yani Türkçeyi katarsak aradaki fark akıl almaz bir noktaya gidiyor ve ben bunca yıl farkıyla Türkiye’de basın özgürlüğünü anlatmaya çalışacağım.

Ben esasında güvercin kartpostalının yasak olduğu bir ülkeden geliyorum. Dünyanın başka ülkelerinde nasıl bilmiyorum ama Türkiye’de meclis bir karar aldığında, sonraki hükümetler meclise yeni bir önerge vermezlerse o karar devam eder. Güvercin barışı simgelediğinden, Picasso onu o mantıkla çizdiğinden ve barışı hep solcular istediğinden dolayı günün birinde Güvercin resmi yada fotoğrafı bulunan kartpostallar yasaklanmış Türkiye’de. Hem de mahkeme kararıyla değil, meclis kararıyla. Ondan sonra kimse ciddiye almadığından dolayı öyle kalmış. Türkiye’de yeni kurulacak demokrat bir meclis geçmişte alınan anti demokratik kararları düzeltmeye kalksa sanırım ilk 4 yada 5 yıllık dönemini buna harcar ve hiçbişey yapamadığından bir sonraki seçimi kaybeder.

1981 yılının sonlarıydı, önemli bir şair ve çevirmenimiz olan A. Kadir, Brecht’in bir kitabını çevirmekten yargılanıyordu. Kendisi duruşmadan geldi ve bana iyi niyetli basın savcısının dediklerini anlattı. Basın savcısı kendisine aynen şöyle demiş: “A. Kadir Bey, isterseniz 4 mısralık bir aşk şiiri yazın, bize öyle bir yetki vermişler ki, onun içinde bir sözcük bulur ve sizi hapse atarız.”

Ben darbe girişimi yapıldığı söylenen bir ülkeden geliyorum, daha doğrusu siz öyle bir ülkeden geldiğimi sanıyorsunuz yada inanıyorsunuz. Oysa ben hâlâ darbeyle yönetilen bir ülkeden geliyorum. Sanırım buradaki herkes, hatta Türkiye’deki herkes de 12 Eylül 1980 darbesinin faşizm olduğuna hemfikirdir. Hatta adım gibi eminim ki, bir söyleşi yapsanız, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da aynı şeyi söyleyecektir. Maalesef buluştuğumuz bir nokta var ve bu benim şanssızlığım mı, onun mu bilemiyorum.

Size komik bişey söyleyeceğim, darbe girişiminde bulunulduğu söylenen Türkiye hâlâ 12 Eylül’ün faşist anayasasıyla yönetiliyor. Bunun bitek açıklaması vardır, oda Türkiye’de darbenin, yani faşizmin 1980 yılından beri devam ettiğidir. Türkiye hâlâ 12 Eylül anayasasıyla, seçim yasasıyla, % 10’luk barajla, partiler yasasıyla yönetiliyor.

Bütün bunlar şu anlama geliyor, hani ucu ucuna kurulan hükümetler arasıra meclisten güvenoyu isteyip güven tazelerler ya, bizde de çeşidi bol miktarda bulunan darbeciler, girişimlerde bulunarak darbe güveni tazelemeye çalışıyorlar. Başarırlarsa Kenan Evren gibi cumhurbaşkanı oluyorlar, başaramazlarsa hapis. Başarılı olunmazsa bu sizin sandığınız gibi demokrasiyi getirmiyor, çünkü darbe yapılan kişi de ülkeyi darbe yasasıyla yönettiğinden, kendi darbeci zihniyetine yapılan darbe girişini fırsat bilip, kendi darbesini, yani faşizmini geliştiriyor. Esasında biz sizlerden daha şanslıyız, çünkü darbe demokrasiye karşı yapılan bişeydir, darbeye karşı yapılınca, eskiler daha deneyimli olduğundan tutmuyor, başaramıyorlar. Ama dedim ya bizde darbeci çok diye, şimdiki yönetim yeni darbecileri hapse atıp, hapisten çıkardığı eski darbecilerle işbirliği yapıyor.

Biliyorum, benim asıl anlatmam gereken Türkiye ve Kürdistan’daki basındı ama bu girizgahı yapmadan basına, mesleğime giremedim. Önce size şunu söyleyeyim, babam Aziz Nesin gazeteci ve yazardı. İlk tutuklanması da 1946 yılında, benim de son tutuklanmam 2016. Yani babamdan 70 yıl sonra aynı suçtan tutuklanmışım.. Çetin Altan son olarak 1970 de tutuklanmıştı, oğulları yazar ve gazeteci Ahmet ve Mehmet Altan geçen gün, yani 46 yıl sonra gözaltına alındılar ve bu sabah Mehmet tutuklandı. Anlayacağınız Türkiye tahmininizden de istikrarlı bir ülke, Allahın ilk yarattığı günkü gibi duruyor, hiç ihaneti yok.

 Tan matbaası yakılalı kaç yıl oldu biliyor musunuz? Tamı tamına 71 yıl, 1945 yılında yakılmış Tan Gazetesi ve matbaası. Tan Gazetesi’ni talan edenler arasında kim var biliyor musunuz, Türkiye’nin eski başbakanı ve cumhurbaşkanı Süleyman Demirel var. Peki Kürt Gazetesi Özgür Ülke ne zaman bombalandı, 1994 yılında. İşin ilginç yanı Tan 4 aralıkta, Özgür Ülke 3 aralıkta. Ben bu tarihleri seçtiklerinden eminim. Çünkü referandum tarihi de 12 Eylül darbe tarihiyle aynı. 49 yıl ara var ikisinin arasında ama beyinleri aynı. Ben barış isteyen Kürtlerin gazetesinin yakıldığı bir ülkeden geliyorum, ben gazete dağıttığı yada haber yaptığı için öldürülen Kürt ve sosyalist gençlerin ülkesinden geliyorum. Matbaalar, yayınevleri, gazeteler yakılır benim ülkemde, size ve bana garip gelen bu olay sadece günlük yaşamını sürdüren insanlara normal geliyor. Çünkü İslamiyet matbaayı da yasaklamış uzun süre. Sizler gazetelerinizi, kitaplarınızı okumaya başladığınız sırada bizler yaşamımızı laylaylomla, bla bla bla yaparak geçirmişiz. Matbaaya 300 yıl geriden başlayan bir ülkeden geliyorum ben, o yüzden sizde faşizm denilen sistem, bizde aydınların faşizm dediği şey, Türkiye’de ve Kürdistan’da halka demokrasi mücadelesi diye anlatılıyor.

Ben 4-5 devrimci-demokrat gazete haricinde hiçbir gazete patronunun gazeteci olmadığı bir ülkeden, yani muhabirinin, yazarının değerini bilmeyen, habercilikten yada yorumdan anlamayan bir ülkeden geliyorum. Bunun ne demek olduğunu anlamak için gazeteci olmak gerekiyor.

Ben “Gazete okuyamıyorum, zamanım olmuyor, yardımcılarım bana özet anlatıyor…” diyen bir cumhurbaşkanının ülkesinden geliyorum. Yani zamansızlıktan gazete ve kitap okumayan, tiyatro yada sinema seyretmeyen, opera yada baleyi öcü gibi gören birisinin yönettiği bir ülkeden geliyorum. Bunları yapmayan yada yaşamayan birisinin de Türkiye’ye demokrasi yada barış getirmesini kimse bekleyemez. Bu mantıktaki bir insanın, bırakın Türkiye sorununu, Orta doğu sorununu, Suriye yada Irak sorununu anlamasını bekleyemeyiz.

Ben Barış Derneği yöneticilerinin hapsedildiği ve 4’ünün kanser olup öldüğü bir ülkede BARIŞ deyip hapsedilmiş biri olarak bunları size anlatmaya çalışıyorum. Aynı öldürülen genç gazeteci kardeşim Metin Göktepe gibi birçoklarının öldürüldüğü yada hapsedildiği bir ülkeden geliyorum.

Benim gibi, benimle beraber tutuklanan Erol ve Şebnem gibi Özgür Gündem Gazetesi’ne 1 günlük destek verdiği için halen tutuklu bulunan gazeteci ve yazar arkadaşlarım Aslı Erdoğan ve Necmiye Alpay’ın sesi olmak için buradayım.

Ben Özgür Gündem’in kapatıldığı, çalışanlarının sıkılındıkça gözaltına alındığı bir ülkeden geliyorum. Şu anda 100’den fazla tutuklu gazeteci ve yazar arkadaşımız var. Ben demokrasi adına yapılan sıralamalarda dünyanın sondan ilk onuna giren bir ülkeden geliyorum. Gazetecilik yaparak demokrasi savaşımı veren Can Dündar’ın eşi Dilek Dündar’ın pasaportuna el konulan bir ülkeyi anlatmaya çalışıyorum size. Anlayacağınız birimizden birinin rehin alındığı bir basın sistemini anlatmaya çalışıyorum.

Older Posts »

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

%d blogcu bunu beğendi: