Ahmet Nesin's Blog

Aralık 27, 2016

KEŞKE 2016 HİÇ BİTMESE!..

Filed under: Uncategorized — ahmetnesin @ 8:22 am

KEŞKE 2016 HİÇ BİTMESE!..

1 haftadır yeni yıl geliyor diye 2016 yılının kötülüklerinden, yaşadıklarımızdan bahsediyor gazeteci arkadaşlar. Neredeyse herkes “Git artık 2016” deme yarışındalar. Oysa ben bu yılın gitmesini hiç istemiyorum, elimde olsa bu yılı uzatmak için uğraşırdım.

Birinci nedenim yaşadığımız kötülüklerin yıla, sayıya yüklenmesine karşı olduğumdan. Yılını anımsamıyorum, arkadaşlarla Bahadın Festivali’ne çağrılmıştık. Dönüşte Mazlum Çimen, Yasemin Göksu ve ben aynı uçaktaydık. Biletlerimiz 14 A, 14 B ve 14 C’ydi. Hiç dikkat ettiniz mi bilmiyorum. THY koltuk sisteminde 13. sıra yoktur, 12’den 14’e atlar. Yasemin çok sevindi bu işe ve “Ne güzel, 13’de oturmuyoruz…” demişti. Ben de bütün hainliğimle “İyi de, 14 yazmasına karşın, biz nesnel olarak 13’deyiz Yasemin…” demiştim. Yaşamımım en korkunç yolculuğuydu, bunu demem üzerine Yasemin’in daha çok korkması gerekirken, bütün yolu Mazlum ve Yasemin’in hain bakışlarıyla gelmiştim. Yani uçak yavaşlasa beni pencereden atacaklardı sanki.

Yukarıda da söylemek istediğim bu, 2017 yılına geçtiğimizde, bu yıl yaşadıklarımızın aynısını yaşayacağız, hatta belki de daha beterini yaşayıp, “Gelen gideni aratır” diyerek, “Nerede güzelim 2016” diyeceğiz.

Peki, ben neden 2016’nın kalmasını istiyorum? İstiyorum, çünkü bence 2016 yılı ne olmak istediğini kendisi bile belirleyemeyen Recep Tayyip Erdoğan’ın ödünün bokuna karıştığı yıl olarak geçecek tarihe. Hem ülke içinde, hem ülke dışında yaptığı ve yaptırttığı gaddarlıklar bunun en büyük emaresi.

İlk Kemal Tahir’den duymuştum, “Bir insan kendisine bütün türklerin atası dedirtmez, bunu kendisi yaptırmıştır, istemeyen insan, başkası yapsa bile karşı çıkar…” demişti. Bence bunun en büyük nedeni Mustafa Kemal’in türk olmamasından kaynaklanıyor. Aynı sorunu Recep Tayyip Erdoğan’da da yaşıyoruz, kendisine Atatürk’ten daha cazip isim bulsa hemen koyacak. Aynı Muhammed’in “İslamiyet son dindir” demesi gibi, Mustafa Kemal’de öyle bir isim almış ki, onlardan sonra gelenler avuçlarını yalıyor.

Benim için 2016 yılı, bütün yaşadıklarımıza karşın çok güzel bir yıl, Erdoğan’ın bitmesine ramak kaldığı bir yıl. O yüzden 2017’nin gelmesini istiyorum, ne olacaksa bu yıl bitsin, bu lümpen, hiçbişeyden anlamadan, herşeyden anlarmış gibi konuşan yada konuştuğunu sanan herif gitsin.

Esasında benim söylediğim 7 Haziran 2015 seçimlerinde başladı. Yani biz Erdoğan ve AKP’yi o gün bitirmiştik. Ama bizim dışımızdaki beceriksiz siyasetçiler, onlara sunduğumuz bu altın tepsinin değerini anlamadılar, anlayamadılar yada anlamak istemediler. Dikkat edin, o tarihten itibaren Ergenekon derin devleti beraat etmiş bir durumda olaya el koydu ve bugüne geldik. Oysa, bugün dediğimi 2015 yılında yaşayacak ve bütün suçu 2016’ya atma gibi bir endişemiz olmayacaktı.

İşte bu yüzden 2016 kalsın istiyorum, uzatalım 2016’yı ve yılbaşı olmadan Erdoğan’ın ve AKP’nin gidişini izleyelim. Belki bana inanmıyorsunuz ama bence ramak kaldı. Bırakın Türkiye’yi, AKP içi o kadar karışık ki, anayasa değişikliğinin meclisten geçmesi bile mucizeye bağlı. Büyük olasılıkla meclise bile getirilmeyecek değişiklik önergesi yada önerisi, her neyse. Bu meclis, bu lümpene başkanlık yada ona benzer bir yasayı onaylamayacak. Erdoğan bunu görüyor ve bu yüzden kendi kendine seferberlik ilan ediyor, Ortadoğu’da savaşın tam ucuna geldi. Bu yasanın olmayacağından tam emin olduğunda kanun hükmünde kararnameyle her şeye el koyup bugün yaşadıklarımızın 2 mislini yaşatmaya başlayacak.

Bu dediklerim gidişini erteler mi, hiç sanmıyorum, en fazla 1-2 ay erteler. Sana 2016 yılının son günlerine gelmişken “Güle güle Erdoğan…” diyorum. Benim yaptığımda, sizin yaptığınız gibi esasında yaşananları rakamlara bağlamak ama ne yapayım, bu yıl gitsin istiyorum…

 

Reklamlar

Aralık 25, 2016

İLK GAZETEYLE SON GAZETENİN ÖZGÜRLÜK FARKI…

Filed under: Uncategorized — ahmetnesin @ 7:58 pm

İLK GAZETEYLE SON GAZETENİN ÖZGÜRLÜK FARKI…

Önce size nasıl bir ülkeden geldiğimi anlatmaya çalışacağım. O yüzden bu konuşmam bir analizden çok örnekleme konuşması olacak. İlk kez bu kadar önemli bir konuşma yapacağımdan bu yolun en akla yatkın ve inandırıcı olduğuna inandım. Size istatistikler de vereceğim ama onları buradan okursam biraz sonra unutacağınızdan eminim. O yüzden size daha çok yaşanmışlıkları anlatmak istiyorum ki onlar akıldan kolay kolay çıkmaz.

Türkiye’de ilk gazete, daha doğrusu Türkçe gazete Agah Efendi tarafından 1860 yılında yayınlanmış. Öncesinde de var ama Fransızlar çıkarmış ve Türkçe değil. Avrupa’da ise 1605 yılında yayınlanmış ilk basılı gazete.

Dünyada bilinen ilk kitap Bulgaristan’da müzede ve 2500 yıl önce olduğu söyleniyor. Basılı anlamda ilk kitap ise 1450 yılında basılmış olan İncil. Türkçe ilk kitap ise 1729 yılında basılmış ve Vankulu lügatıdır. Matbaayı getiren İbrahim Müteferrika ölümüne kadar 17 kitap yayınlamış. Gazetede de, kitapta da Avrupa’yla aradaki fark 250 yıl. Buna Latin harflerine geçişi de katarsak, yani Türkçeyi katarsak aradaki fark akıl almaz bir noktaya gidiyor ve ben bunca yıl farkıyla Türkiye’de basın özgürlüğünü anlatmaya çalışacağım.

Ben esasında güvercin kartpostalının yasak olduğu bir ülkeden geliyorum. Dünyanın başka ülkelerinde nasıl bilmiyorum ama Türkiye’de meclis bir karar aldığında, sonraki hükümetler meclise yeni bir önerge vermezlerse o karar devam eder. Güvercin barışı simgelediğinden, Picasso onu o mantıkla çizdiğinden ve barışı hep solcular istediğinden dolayı günün birinde Güvercin resmi yada fotoğrafı bulunan kartpostallar yasaklanmış Türkiye’de. Hem de mahkeme kararıyla değil, meclis kararıyla. Ondan sonra kimse ciddiye almadığından dolayı öyle kalmış. Türkiye’de yeni kurulacak demokrat bir meclis geçmişte alınan anti demokratik kararları düzeltmeye kalksa sanırım ilk 4 yada 5 yıllık dönemini buna harcar ve hiçbişey yapamadığından bir sonraki seçimi kaybeder.

1981 yılının sonlarıydı, önemli bir şair ve çevirmenimiz olan A. Kadir, Brecht’in bir kitabını çevirmekten yargılanıyordu. Kendisi duruşmadan geldi ve bana iyi niyetli basın savcısının dediklerini anlattı. Basın savcısı kendisine aynen şöyle demiş: “A. Kadir Bey, isterseniz 4 mısralık bir aşk şiiri yazın, bize öyle bir yetki vermişler ki, onun içinde bir sözcük bulur ve sizi hapse atarız.”

Ben darbe girişimi yapıldığı söylenen bir ülkeden geliyorum, daha doğrusu siz öyle bir ülkeden geldiğimi sanıyorsunuz yada inanıyorsunuz. Oysa ben hâlâ darbeyle yönetilen bir ülkeden geliyorum. Sanırım buradaki herkes, hatta Türkiye’deki herkes de 12 Eylül 1980 darbesinin faşizm olduğuna hemfikirdir. Hatta adım gibi eminim ki, bir söyleşi yapsanız, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da aynı şeyi söyleyecektir. Maalesef buluştuğumuz bir nokta var ve bu benim şanssızlığım mı, onun mu bilemiyorum.

Size komik bişey söyleyeceğim, darbe girişiminde bulunulduğu söylenen Türkiye hâlâ 12 Eylül’ün faşist anayasasıyla yönetiliyor. Bunun bitek açıklaması vardır, oda Türkiye’de darbenin, yani faşizmin 1980 yılından beri devam ettiğidir. Türkiye hâlâ 12 Eylül anayasasıyla, seçim yasasıyla, % 10’luk barajla, partiler yasasıyla yönetiliyor.

Bütün bunlar şu anlama geliyor, hani ucu ucuna kurulan hükümetler arasıra meclisten güvenoyu isteyip güven tazelerler ya, bizde de çeşidi bol miktarda bulunan darbeciler, girişimlerde bulunarak darbe güveni tazelemeye çalışıyorlar. Başarırlarsa Kenan Evren gibi cumhurbaşkanı oluyorlar, başaramazlarsa hapis. Başarılı olunmazsa bu sizin sandığınız gibi demokrasiyi getirmiyor, çünkü darbe yapılan kişi de ülkeyi darbe yasasıyla yönettiğinden, kendi darbeci zihniyetine yapılan darbe girişini fırsat bilip, kendi darbesini, yani faşizmini geliştiriyor. Esasında biz sizlerden daha şanslıyız, çünkü darbe demokrasiye karşı yapılan bişeydir, darbeye karşı yapılınca, eskiler daha deneyimli olduğundan tutmuyor, başaramıyorlar. Ama dedim ya bizde darbeci çok diye, şimdiki yönetim yeni darbecileri hapse atıp, hapisten çıkardığı eski darbecilerle işbirliği yapıyor.

Biliyorum, benim asıl anlatmam gereken Türkiye ve Kürdistan’daki basındı ama bu girizgahı yapmadan basına, mesleğime giremedim. Önce size şunu söyleyeyim, babam Aziz Nesin gazeteci ve yazardı. İlk tutuklanması da 1946 yılında, benim de son tutuklanmam 2016. Yani babamdan 70 yıl sonra aynı suçtan tutuklanmışım.. Çetin Altan son olarak 1970 de tutuklanmıştı, oğulları yazar ve gazeteci Ahmet ve Mehmet Altan geçen gün, yani 46 yıl sonra gözaltına alındılar ve bu sabah Mehmet tutuklandı. Anlayacağınız Türkiye tahmininizden de istikrarlı bir ülke, Allahın ilk yarattığı günkü gibi duruyor, hiç ihaneti yok.

 Tan matbaası yakılalı kaç yıl oldu biliyor musunuz? Tamı tamına 71 yıl, 1945 yılında yakılmış Tan Gazetesi ve matbaası. Tan Gazetesi’ni talan edenler arasında kim var biliyor musunuz, Türkiye’nin eski başbakanı ve cumhurbaşkanı Süleyman Demirel var. Peki Kürt Gazetesi Özgür Ülke ne zaman bombalandı, 1994 yılında. İşin ilginç yanı Tan 4 aralıkta, Özgür Ülke 3 aralıkta. Ben bu tarihleri seçtiklerinden eminim. Çünkü referandum tarihi de 12 Eylül darbe tarihiyle aynı. 49 yıl ara var ikisinin arasında ama beyinleri aynı. Ben barış isteyen Kürtlerin gazetesinin yakıldığı bir ülkeden geliyorum, ben gazete dağıttığı yada haber yaptığı için öldürülen Kürt ve sosyalist gençlerin ülkesinden geliyorum. Matbaalar, yayınevleri, gazeteler yakılır benim ülkemde, size ve bana garip gelen bu olay sadece günlük yaşamını sürdüren insanlara normal geliyor. Çünkü İslamiyet matbaayı da yasaklamış uzun süre. Sizler gazetelerinizi, kitaplarınızı okumaya başladığınız sırada bizler yaşamımızı laylaylomla, bla bla bla yaparak geçirmişiz. Matbaaya 300 yıl geriden başlayan bir ülkeden geliyorum ben, o yüzden sizde faşizm denilen sistem, bizde aydınların faşizm dediği şey, Türkiye’de ve Kürdistan’da halka demokrasi mücadelesi diye anlatılıyor.

Ben 4-5 devrimci-demokrat gazete haricinde hiçbir gazete patronunun gazeteci olmadığı bir ülkeden, yani muhabirinin, yazarının değerini bilmeyen, habercilikten yada yorumdan anlamayan bir ülkeden geliyorum. Bunun ne demek olduğunu anlamak için gazeteci olmak gerekiyor.

Ben “Gazete okuyamıyorum, zamanım olmuyor, yardımcılarım bana özet anlatıyor…” diyen bir cumhurbaşkanının ülkesinden geliyorum. Yani zamansızlıktan gazete ve kitap okumayan, tiyatro yada sinema seyretmeyen, opera yada baleyi öcü gibi gören birisinin yönettiği bir ülkeden geliyorum. Bunları yapmayan yada yaşamayan birisinin de Türkiye’ye demokrasi yada barış getirmesini kimse bekleyemez. Bu mantıktaki bir insanın, bırakın Türkiye sorununu, Orta doğu sorununu, Suriye yada Irak sorununu anlamasını bekleyemeyiz.

Ben Barış Derneği yöneticilerinin hapsedildiği ve 4’ünün kanser olup öldüğü bir ülkede BARIŞ deyip hapsedilmiş biri olarak bunları size anlatmaya çalışıyorum. Aynı öldürülen genç gazeteci kardeşim Metin Göktepe gibi birçoklarının öldürüldüğü yada hapsedildiği bir ülkeden geliyorum.

Benim gibi, benimle beraber tutuklanan Erol ve Şebnem gibi Özgür Gündem Gazetesi’ne 1 günlük destek verdiği için halen tutuklu bulunan gazeteci ve yazar arkadaşlarım Aslı Erdoğan ve Necmiye Alpay’ın sesi olmak için buradayım.

Ben Özgür Gündem’in kapatıldığı, çalışanlarının sıkılındıkça gözaltına alındığı bir ülkeden geliyorum. Şu anda 100’den fazla tutuklu gazeteci ve yazar arkadaşımız var. Ben demokrasi adına yapılan sıralamalarda dünyanın sondan ilk onuna giren bir ülkeden geliyorum. Gazetecilik yaparak demokrasi savaşımı veren Can Dündar’ın eşi Dilek Dündar’ın pasaportuna el konulan bir ülkeyi anlatmaya çalışıyorum size. Anlayacağınız birimizden birinin rehin alındığı bir basın sistemini anlatmaya çalışıyorum.

Aralık 19, 2016

BELEŞTEPE’DEN DOLMABAHÇE MUTABAKATINA YÜRÜYORDU ERDOĞAN

Filed under: Uncategorized — ahmetnesin @ 6:02 am

BELEŞTEPE’DEN DOLMABAHÇE MUTABAKATINA YÜRÜYORDU ERDOĞAN

Hiçbişeyin önemi yoktu, Cumhurun başkanı partili başkanımsı Recep Tayyip Erdoğan hedefe doğru yürüyordu. O kadar cıgara alerjisine karşın neredeyse bir havana purosu yakıp, ayaklarını masaya uzatacak ve viskisini yudumlayacaktı. Aklına şıpıdık terlikli cumhurbaşkanı Turgut Özal gelmişti, “Anayasayı bikez delmekle bişey olmaz” diyordu o, kendisi de “Bikereden bişey olmaz” diyerek yayıldı koltuğuna ve viski ve purosunun kokularının mayhoşluğunda MHP lideri Devlet Bahçeli’yi düşündü ve “Bikereden bişey olmaz” diye mırıldandı.

21 parelik anayasa değişikliğinin meclisten geçmesi için 1 adım kalmıştı, tutuklu HDP’li milletvekillerinin oy kullanmasını engellemeye çalışıyordu ve bunu başaracaktı. Ama hem AKP’de hem de MHP’de oy vermeyecekler vardı, o yüzden 2 HDP’li milletvekili daha gözaltına alındı, hem de meclisten çıktıktan sonra. Büyük olasılıkla serbest bırakıldıklarında yurt dışı yasağı konacaktı meclis çıkışında alınan vekiller için.

İşte o an gelen haber yıktı onu, maç sonrası 2 bomba patlamıştı, saatler saati kovalıyordu ama TV’lerde sadece 20 yaralı vardı, ta ki El Cezire TV 15 ölü olduğunu söyleyene kadar. O andan itibaren ölü sayılarını öğrenmeye başladık. Gözlerine baktığımda çok yorgundu, korkusu 2 misline 10 misline çıkmıştı. Evcilleşmemiş bir kediyi gözünüzün önüne getirin, onu bir odaya kilitleyip, sonra yakalamaya çalıştığınızda nasıl paniklerse, perdeden düz duvara kadar tırmanırsa kurtulmak için, o da kendi içinde öyleydi. Çünkü patlayan bombalar kendi kaldığı Dolmabahçe çalışma mekanına çok yakındı.

Ölen polis yada siviller umurunda değildi pek, “Sıra bana mı geliyor, nasıl bu kadar yaklaştılar…” diye bir yudum ve bir nefes daha çekti. En dehşet demeçleri vermek zorundaydı, onları düşündü kafasında, zaten her saniye korkunçlaştığından daha korkunç nasıl olabileceğini düşünemedi ve korktu kendisinden.

Ah dedi ağladı, vah dedi dağladı, her gazeteciye daha korkutucu demeçler verdi ama paniklemesi bitürlü geçmiyordu. Nedenini bulamıyordu. Hastahaneye gitti ve yaralıları ziyaret etti, işte en korkunç açıklamasını çıkışta yaptı: “2 arkadaşımız yoğun bakımda, ama onların da gözleri açık, şakalaşmamızı bile anladılar…” dedi. O anda yandaş medya bile donakaldı, ne gibi bir şaka yaptığını düşündüler ama soramadılar ödleri hazırolda olduğundan dolayı. Paranoya ve sara krizi had safhadaydı, her türlü saçmalamaya hazırdı beyni.

Kesmedi onu hastane ziyareti, koşar adım Beleştepe’ye gitti ve 8-10 kişiyle beraber dua etmeye başladı. Oradan diğer bombanın patladığı stadyumun önüne geldiler dua etmeye ama bişeyler onu daha beter yapıyordu her saniye. Çözmeliydi bunu, çünkü bu paniklemeyi anlamaya başlamıştı herkes.

Dolmabahçe Sarayı’ndaki çalışma odasına giderse rahatlayacağını düşündü ve oraya doğru yürümeye başladı. Tam Dolmabahçe mutabakatının açıklandığı odanın önünden geçiyordu ki yukarıdan bir ses “Erdoğan, o anlaşmayı elinin tersiyle itmeseydin ben HDP’nin mitinginde patlayan bombayla ölmeyecektim…” diye gürledi. Başının içinde sesler çınlıyordu. “Ben Suruç’ta sayende öldürüldüm Erdoğan” diyordu bir ses, diğeri “Ankara Garı’ndaki bombayı unuttun mu Erdoğan” diye haykırıyordu.

Beyni çın çın ötüyordu, sesler birbirine karışmıştı, polisler, askerler, gerillalar, Gezi’de öldürülen gençler, siviller, alayı bağırıyordu. Dakikalar dakikaları kovaladı ve birden bir sessizlik oldu, önce bir karaltı gelmeye başladı kendine doğru, seçmeye çalıştı gözlerini kısarak. “Ben ekmek almaya çıkmıştım Erdoğan amca…” dedi Berkin Elvan.

Ezildi, ufaldı, unufak oldu ve perde kapandı…

« Newer PostsOlder Posts »

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

%d blogcu bunu beğendi: