Ahmet Nesin's Blog

Şubat 8, 2010

YA SAYI SAYMASINI BİLMİYORSUNUZ YADA!..

Kategori: Uncategorized — ahmetnesin @ 9:27 am

YA SAYI SAYMASINI BİLMİYORSUNUZ YADA!..

 

50 küsur günden beri devam eden Tekel işçilerinin grevini bilmeyen kalmamıştır sanırım. 2 yıldır yazılarımda Türkiye’de halkın ilk kez kendi kendine kim olduğunu sormaya başladığını yazıyorum. Hangi kesim yada sınıftan olursa olsun halk “Ben kimim” diye soruyor. Bunun en büyük kanıtı bilhassa AKP hükümetiyle başlayan laiklik tartışmasının kimler arasında yapıldığıdır. Laiklik tartışması dinciler ve libre-el-al’larla dindarlar ve kimi solcular arasında yapılmaktadır. Ancak tartışmanın esası dindar ve dinciler arasındadır. Bunun en önemli gerekçesi dindarların kendi kendilerine “Ben nereye kadar Müslümanım ve demokratım?” diye sormalarından kaynaklanıyor.

İşçiler de sanırım Türkiye işçi ve sendika tarihinde ilk kez kendilerine “Ben ne kadar işçiyim?” diye soruyor. Tekel işçilerinin devam eden grevine baktığımızda da bunu görüyoruz, ülkücü, sosyal demokrat, AKP’li, sosyalist ve Kürt işçiler hedeflerinin tek ve aynı olduğunu görmüşler ve omuz omuza greve başlamışlar. Bu en çok AKP’yi ve onu destekleyen aydınımsı libre-el-al ekibini şaşırtıyor. Greve giden işçilerin bir bölümü AKP’ye oy vermelerine karşın hemen hemen hiç fire vermeden savaşımlarına devam ediyorlar.

Demokrasi ve sosyalizmi bilenler grev durumunda taviz vermesi gerekenin işçi değil işveren yada işveren konumundaki hükümetin olduğunu bilirler. Grev genellikle daha iyi hak elde etmek için yapılır. Yada Tekel işçilerinde gördüğümüz gibi kazandıkları haklarını kaybetmemek için. Bunu öğrenmek için Kapital okumaya gerek yok, kendinizi demokrat hissetmeniz bile yeterli.

Bugün Gazetesi yazarı Gülay Göktürk 5 Şubat tarihinde “Tekel işçileri uzlaşmalıdır.” Başlıklı bir yazı yazmış. Gülay Göktürk kendisinin demokrat olduğunu ve AKP hükümetinin de gelmiş geçmiş en demokrat hükümet olduğunu savunan yazarlardan. Ama bu yazının başlığından anladığımıza göre Göktürk hâlâ demokrasiyi, işçi sınıfı savaşımını ve sendikacılığı öğrenememiş, özümseyememiş. Yada AKP’yi ve kendisini demokrat göstermenin yolu işe tersinden bakarak oluyor…

Göktürk’ün yazısındaki 2001 krizini ve bundan kurtulmanın yolunu açtığını sanan Kemal Derviş modellerini burada tartışmayacağım. Bu konuyla ilgili olmasına karşın esas konunun Göktürk’ün yazısının son bölümünde söylediğine takmış durumdayım: “Zira yapılan son iyileştirmelerle birlikte, gerek maaşların artırılması, gerek çalışma süresinin uzatılması ve sendikalı olma olanağının tanınmasıyla toplumsal çoğunluğun çıkarlarını temsil eden hükümet zaten yeteri kadar taviz vermiş, uzlaşı için gereken iyi niyeti fazlasıyla göstermiştir.

Nedir burada hükümetin gösterdiği iyi niyet. İşçi olan kişi hükümetin önerisiyle 11 aylık sözleşmeli konumuna getiriliyor. 11 aylık olmasının gerekçesi bundan sonra işten çıkarırsa tazminat vermemek için. 11 ayda bir yeni bir sözleşme yapılıyor, dolayısıyla bu sözleşmeyi arka arkaya yapsan da sadece 11 ay çalışmış gözüküyorsun. Yani bu sisteme göre görev süresinin uzatılması olanaksıza yakın bir durum.

Tekel işçisinin en düşük maaşı 1 milyon 200 bin lira civarında. Sözleşmeli olduğu zaman bu rakam 700 bin liraya düşüyor. Hükümetin yaptığı 700 bin liraya 100 bin lira zam, yani en düşük maaş alan işçinin 500 bin olan zararını 400 bine indiriyor.

En önemlisi Gülay Göktürk gibi aydınımsı, demokratımtrak, libre-el-al kesiminin sevmediği bölüm. Hükümet Tekel işçilerine sendikalaşma hakkı veriyormuş. İyi de bu işçiler zaten yıllardır sendikalılar ve bu greve sendikal haklarını kullanarak gidiyorlar zaten. Hükümet sendika hakkını vermiyor, önce alır gibi yapıyor, sonra da ne kadar demokrat olduğunu kanıtlamak için “Hadi seni sendikalı da yaptım sevgili işçi kardeşim…” diyor.

Gülay Göktürk de bunu bize hükümetin verdiği taviz olarak anlatıyor… Bugüne kadar öğrenemediysen öğren Gülay Göktürk, grev durumunda tavizi işçi değil işveren verir. Kimi durumlar da işçi de taviz verebilir, 1 milyon 200 bin olan maaşını 2 milyon yapmak için greve gidiyor ve sonunda 1 milyon 700 bine anlaşıyorsa bu bir tavizdir, ama işçi kazandığı hakkının altına razı olup, sonra da o zararın aza indirilmesi için taviz vermez. Yazının başlığında da söylediğim gibi, sizler ya sayı saymasını bilmiyorsunuz yada!..

 

Şubat 5, 2010

BEN DE TAM BUNU DİYECEKTİM AHMET ALTAN…

Kategori: Uncategorized — ahmetnesin @ 8:18 am

BEN DE TAM BUNU DİYECEKTİM AHMET ALTAN…

 

Kimi yakın arkadaşlarım yazılarımı çok uç noktada buluyor. Kendilerine katılmakla beraber, Türkiye’de esasında hemen hemen her şeyin uç noktada olduğunu ve tartışıldığını anlatmaya çalışıyorum onlara. Türban konusu da bunlardan birisi, okullarda türbana karşı çıkan bizlere ne kadar katı ve uç noktada deniyorsa, esasında kadınların buna uymasını emreden erkek egemen yasa da aynı şekilde uç noktada… Hatta “Allah’ın emri…” diyerek kafasını örtmeyen kadını zan altında bırakacak kadar da katı ve bence en uç noktada…

Son günlerde çok tartışılan konu AKP Genel Başkanı Recep Tayip Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan’ın Gata Hastahanesi’nde yatan Nejat Uygur’u ziyaret etmek istemesiyle ilgili. İsim olarak kim olduğunu bilmediğimiz bir yetkili Emine Erdoğan’ın türbanıyla hastaneye gelmemesini söylemiş. Şimdi herkes bu olayın ne kadar anti-demokratik olduğunu yazıyor. İşi tam bir duygu sömürüsü noktasına getirenler de var: “Hasta olan Recep Tayip Erdoğan olsaydı, Emine Erdoğan kocasını ziyaret edemeyecek miydi?

İlk önce şunu söylemeliyim, Emine Erdoğan tiyatroyu çok sever, haftada bir tiyatro seyretmeye gider, o yüzden kendisinin Nejat Uygur’u hastahanede ziyaret eme isteğini çok iyi anlıyorum. Bu ziyaretin kesinlikle başbakan eşi olmasıyla bir bağlantısı yok, bu ziyaretin nedeni reklam neyim değil. Üç yıl sonra açıklanmasının gerekçesi de hükümetle ordunun en tartışmalı noktada olmasından kaynaklanmıyor, sadece bir raslantı.

Hastane bir kurumdur ve kendine göre kuralları vardır. O kuralları özel kişiler için bozarsanız işin içinden çıkamazsınız. Bu iş biraz “Müşteri veli nimetimizdir…” kandırmacasına benzer, bu deyime karşın esasında veli nimet gittiği dükkânın kurallarına göre hareket etmek zorundadır, yoksa dükkan kapanır, taviz veremezsiniz… Eğer o hastahanede kural türbanı yasaklıyorsa aksini yapamazsınız, hele orası askeriyeye aitse bu iyice olanaksızlaşır.

Daha da önemlisi yukarıda bahsettiğim duygu sömürüsü, yatan hasta Recep Tayip Erdoğan olsaydı ve hastahane aynı yaklaşımı gösterseydi ne olacaktı? Ya Emine Erdoğan dini bütün olarak bu yaklaşımı protesto edecek ve eşini ziyaret etmeyecek, yanında olmayacaktı. Zaten başbakanın da yatacağı başka hastahane olmadığından Erdoğan iyileşene kadar tek kalacaktı. Kızları da ziyaret edemezdi… Yani bu öyle bir duygu sömürüsü ki, bir insanın eşine olan sevgisi ve bu sevgiden dolayı vereceği taviz yok sayılıyor, illaki dini vecibelerin yerine getirilmesi savunuluyor… Başörtüsü giyse cehenneme gitme korkusu beklide, dini korku eş sevgisinden ağır basıyor. Kimse bunu tartışmıyor, bu yaklaşımda bir sakatlık görmüyor…

Bu mecburi baş açtırma anti-demokratik sayılıyorsa bunun bir de karşılığı olmalı… Hastahane ne kadar kurumsa camiiler de o kadar kurumdur ve kendilerine göre kuralları vardır. Yurt dışından bir bayan misafiriniz geldiğinde en merak ettiği turistik yer büyük camilerdir. Camii girişinde o bayan misafirinizin başına eşarp örtmeden içeri giremezsiniz. Yanınızda yedek bir misafir eşarbı yoksa camide yedek vardır ve daha önce kaç kişinin kafasına taktığını bilmediğiniz eşarbı misafirinizin başına takarsınız… O an misafirinizin ateist, Katolik, Protestan yada Budist olmasının hiç, ama hiç önemi yoktur. Eşarp bir kuraldır ve takılmak zorundadır. Bu konuda kim olduğunuz da çok önemli değildir, hatta gazeteciler İngiliz Kraliçesi Elisabeth’in camiye eşarplı girerken fotoğrafını çekmek için yarışırlar ve ertesi gün bayrak gibi gazetenin birinci sayfasına koyarlar.

Bu konuyu çok gazeteci yazdı, ama Ahmet Altan’ın dünkü yazısı benim tam da yazmak istediğim konuya denk geldiği için o yazıdan örnek almak istiyorum: “Bir kadının saçlarını ne yapacağına karar verecek resmî bir merci yoktur. Bir kadının saçlarını açmasını ya da kapamasını emretmek aynı şekilde mantıksız ve manasızdır. İkisi de zorbalıktır. İster açar, ister kapar, isterse başörtüsünü çenesinin altından bağlar, isterse türban biçimine sokar, kime ne?

Gerçekten Ahmet Altan ne kadar mantıksız ve manasız değil mi, Obama’nın eşini Ayasofya’ya sokarken başını örttürüyoruz, hatta ziyarete gelen artistleri de aynı şekilde gezdiriyoruz, sonra da “Başlarını nasıl örttük…” diye övünç fotoğraflarını yayınlıyoruz. Zorbalık değil mi bu acaba? Aynı Türk kızlarımızla evlenen kazık kadar yabancı damatları sünnet ettirmemiz gibi. Hep tersini düşünmüşümdür, diyelim ki Türk erkeğine aşık ve evlenmek isteyen bir Olga var, ya tersini isterse: “Aşkım, ben seviyo seni çok, ama ben sünnetli pipi istemiyo, bunu eski haline getirsene…

Şubat 3, 2010

SEN NEYMİŞSİN BE NAZLI ILICAK!..

Kategori: Uncategorized — ahmetnesin @ 11:53 pm

SEN NEYMİŞSİN BE NAZLI ILICAK!..

 

Benim çocukluğumda “1001 Çeşit” mağazaları vardı, çocuk oyuncakları satarlardı. Dükkanda ne ararsan bulunurdu, bizim mahallede de vardı Dalyan’da. Hatta babama ilk hediyemi de ondan almıştım, en ucuzundan bir traş makinesi. Son yılların Türkiye’sine baktığımda “1001 Çeşit” mağazalarını görür gibi oluyorum. “Demokrat” sözcüğünün önüne hangi tümceyi koyarsan sanki oluyor: Liberal Demokrat, Sosyal Demokrat, Ilımlı Demokrat, Sosyalist Demokrat, Müslüman Demokrat, Kemalist Demokrat, Ulusalcı Demokrat, Milliyetçi Demokrat, Marksist Demokrat, Entelektüel Demokrat, Eşhellektüel Demokrat, Sorosyalist Demokrat…

Geçenlerde Sabah Gazetesi yazarı Nazlı Ilıcak’ın 12 Eylül öncesi ve sonrası darbeyi isteyen ve öven yazılarından bir bölüm sundum. Oradaki amacım zamanında darbeyi sevenlerin şimdi nasıl darbe karşıtı olduklarını göstermekti. Aynı zamanda aynı gazetede çalıştığım Melih Aşık ve Necati Doğru’nun ne kadar darbe karşıtı olduklarını anlatmaktı.

Esasında günümüze baktığımızda değişen bişey yok, Nazlı Ilıcak hâlâ darbe yanlısı, tek fark bu kez yanlısı olduğu darbeciler asker değil, siviller… Melih Aşık benim yazımdan kimi bölümleri köşesinde yayınlayınca kıyamet koptu, önce Nazlı Ilıcak kendisinin ne kadar demokrat olduğunu açıkladı, sonrasında da kimi yazarlar Ilıcak’ın demokratlığını yazar oldular.

Ilıcak kendisini savunurken, “Ben sözü geçen tümceleri yazdım, ama devamını okumamışlar, devamında da darbelere ne kadar karşı çıktığımı görürler…” diyor… Burada iki ayrı konu var, birincisi 12 Eylül öncesi yazdığı yazılarda sıkıyönetimi överken Nazlı Ilıcak’ın yazılarında “AMA” yok. Sadece kendisi değil, neredeyse gazetenin bütün yazarları darbe başlangıcı sıkıyönetimin şakşakcısı durumunda. Ayrıca Nazlı Ilıcak 12 Eylül sonrasının da şakşakcısı, kızdığı konu Adalet Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi’ne yapışanlara karşı durmak. Ona göre demokrasi bundan ibaret, gazetenin kapanma nedeni demokrasi özleminden değil, Süleyman Demirel’in direktiflerini devamlı yazmasından kaynaklanıyor. Zaten o dönemin Tercüman Gazetesi’ne baktığımızda yazarların Adalet Partisi’nden çok Milliyetçi Hareket Partisi’ni desteklediğini görüyoruz. Arşive girip, Ergün Göze, Ahmet Kabaklı, Güneri Cıvaoğlu ve Rauf Tamer’in yazılarına bakabilirsiniz… Darbe sonrası Alpaslan Türkeş’in “Düşüncemiz iktidarda, bizler hapisteyiz…” sözü dönemin Tercüman Gazetesi’nin politikasına tıpatıp uyuyor…

İkinci konu “AMA” konusu. Nazlı Ilıcak Ergenekon davası başladıktan sonra “AMA”ları sevmediğine dair bir yazı yazdı. Bir saate yakın o yazıyı aradım, ancak bulamadım. Sanırım yazının ana başlığı başkaydı da ondan bulamadım. Ancak başka bir yazı buldum. Benim 22 Nisan 2009 tarihinde yazdığım bir yazıdan alıntı: “Sözgelimi, Türkan Saylan’ın evi niçin aranıyor? Deseler ki, “Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, Jandarma bünyesinde kurulan Cumhuriyet Çalışma Grubu’nun sürekli temas halinde bulunduğu önde gelen sivil toplum kuruluşlarından biri. Böyle bir ilişkinin var olup olmadığını tespit etmek üzere arama yapıyoruz” kimse sesini çıkartmayacak.” Bu yazı Nazlı Ilıcak’a ait, bu bir ihbar yazısıdır, hem de sivil darbecilere yardım için yazılan bir ihbar yazısıdır… Ilıcak’ın demokratlığı bu kadardır, aklı sıra Türkan Saylan’ın evinin aranışına kızıyor, aynı zamanda da nasıl aranması gerektiğini ihbar ediyor…

Daha da komiği Nazlı Ilıcak’ın eski eşi Emin Şirin Ergenekon davasından yargılanıyor yada en azından adı dava dosyalarında oldukça sık geçiyor. Bunca deneyimine karşın Ilıcak Emin Şirin’in de darbecilerle beraber olduğunu boşanana kadar anlayamamış.

Geçen gün aldığım alıntılarda bir bölüm vardı: “İdamlar bu meşru müdafaanın bir neticesidir. (…) 1972’de Deniz Gezmiş’e, Yusuf Aslan’a, Hüseyin İnan’a Meclis’te oylarıyla sahip çıkanların Kızıldere’de Mahir Çayan ve arkadaşlarının öldürülmesini ‘devlet terörü’ olarak vasıflandıranların artık sesi soluğu kesilmiştir.” (Nazlı Ilıcak, 10 Ekim 1980, Tercüman.) Bu alıntı çok açık bir şekilde idamları onaylayan ve alkışlayan bir yazıdır. Bugünün demokrat ve anti-darbecisi Nazlı Ilıcak bu yazdıklarını inkar edebilir mi acaba?

Kaç gündür Ilıcak’ı savunan yazarlara bakıyorum, Taha Akyol (12 Eylül darbesi öncesi MHP yönetim kurulunda ve askerin idareye el koyması için imza atıp gazetelere tam sayfa ilan veren bir günümüz demokratı!..), Ertuğrul Özkök (Bugün bile Kenan Evren’i seven nadir bulunur bir demokrat!..) ve Ahmet Hakan (Günümüzün zoraki demokratı, daha çok fırın ekmek yemesi gerekiyor!..) Bir de üstüne basa basa yazdığı Bülent Ecevit. Ne kadar demokrat olduğunu sadece Rahşan Ecevit’in anlayabildiği bir demokrat…

Bu demokratlık zor zanaat, Pazar günü “Oğlunuza Bırakacağınız Servet” adında bir yazı yazdı. Al Capone’un avukatından ve onun oğlundan bahsetmiş. Bu tip demokratların baba ve oğul adına verdikleri örnekler de ilginç oluyor, birdenbire Kemal Ilıcak öldüğünde oğullarının babalarının mirasını reddedişleri aklıma geldi… Kabul etselerdi babalarının devlete olan borcunu ödeyeceklerdi, oysa reddedince o borç biraz deve oldu… Yazının başında da söyledim ya bu ülkenin demokratları o kadar çeşit çeşit ki, kimileyin “Ben nasıl demokratım?” yada “Ben niye demokratım?” diye düşünüyorum…

Eski Yazılar »

WordPress.com'dan blog alın.